Kendini dinlendirmesini bilmek, yabana atılamayacak bir özellik. İnsan, koca koca hedefler koyarak kantarının topuzunu kaçırabiliyor. Gün geçtikçe, ufak ufak adımlamanın önemini ve değerini daha etraflıca anlıyorum. Bu ne demek? Sıradan yaşamak, görece ufak hedefleri, sabır ve kararlılıkla gerçekleştirmek pek cazip değil ama pek gerekli. Çünkü aksi yönde gide gide, durup dinlenmeyi kendimize yakıştıramaz hale geliyor, hedeflerimiz altında eziliyoruz. Böyle böyle, hedefin büyüklüğü, daha başlangıçta umudumuzu kırıyor. (Jurgen Klopp, takımının sırrı sorulduğunda “resillience” demişti. Bir yığın mümkün cevabın içinden, bunu seçmesi bir hayli hoşuma gitti. Bence de azar azar ama dirençle yürümüşlerdi). Sabır, aziz okuyucu. İnat, kararlılık. Düştüğünde yılmamak. Bir kez daha bir kez daha denemek. Bunların önemine kim itiraz edebilir? Fakat tüm bunları gerçekleştirirken kendine muhakkak iyi bakmak, aklını kalbini ve ruhunu dinlendirmesini bilmek de bir o kadar önemli. Yeterince büyük bir ölçekte bakıldığında, bir hedefe yürüme söz konusu olduğunda, dirençli ve kararlı bir biçimde azar azar yürüyenin, depar atanlara kıyasla daha kolay ulaşacağını düşünüyorum . Buna tüm aklım ve kalbimle inanıyorum, binlerce örneğini gördüm, şahitlerim var.
İyi alışkanlıklar edinerek, hayatın farklı alanlarına ayırdığımız pasta dilimlerinin boyutları ile oynayabiliriz. Dönem dönem çok çalışıp, görece az uyuyup az dinlenebiliriz. Ama doğamızla sonu gelmez savaşlar vermenin de anlamı yok. Kendisine çok kızdığı için “Bundan sonra başkalarının hayatlarına dair hüküm içeren cümleler kurmayacağım” diye bir prensip edinmeye girişen birisini görmüştüm. Acı içinde başarısız oldu, çünkü prensibi ölü doğmuştu. İnsan, bir hareket tarzında karar kılarken kendisine şunu da sormalı: Bu, doğal mı? Neticede insana güncelleme gelmiyor, iki kere iki hep dört edecek. Çünkü uykunun vaktini azaltabiliriz; ama uyumadan edemeyiz. “Boş yaptığımız” vakitleri minimuma indirebiliriz; ama hiç boş yapmadan, daima işler halde kalamayız. Biz o maddeden yapılmadık. Kafamda dönüp duran bu ve buna benzer fikirlere, gerekçe diye diye sarılıyorum. Belki de bahanedirler; bu her zaman mümkün. Buraya kadar, birbirinden kopuk gibi duran ama birbiri ile muhakkak bağlantılı fikir uçları. Zaten hep böyleydi. İşbu yazıyı, dört farklı ülkede, başka başka ulaşım araçlarında yazmış olmamın da etkisi yok değil bu dağınıklıkta. Biraz da böyle.
Önce birkaç günlük Londra ziyareti. Fransa vize başvurusu. Karmakarışık duygu ve fikirler eşliğinde, British Museum ziyareti. Bir yandan, dünyanın dört bir köşesinden, her kültür ve coğrafyadan aşırdığı binlerce tarihi eseri iftiharla sergileyen İngiliz milletine kızıyorum. Öfkem biraz soğuyunca, aklımın sesini duyuyorum: Esas yerlerinde mümkün olmayacak ustalıkta muhafaza edilmiş, insanla alakalı neredeyse her şey. Müze gezmekten pek hazzetmeyen ben, bir gün gezmeni dilerim sevgili okur. Bir felaket olsa ve insana dair tüm hafızamız silinse, tek başına bu müzede saklanan eserler, insan denen şeyin büyük bir çoğunluğunu bize yeniden öğretecek nicelik ve nitelikte. Bu durum, yapılan hırsızlığı hırsızlık olmaktan çıkarır mı? Bilemem. Muhtemelen çıkarmaz. Ama düşünmeye değer: Halikarnas Mozolesi. Egedeki orijinal meskeni ziyaret edenler aşinadır, tapınağın yerinde sadece kuru bir maket görebilirsiniz. Çünkü kolonları, çatısı, taşlarıyla beraber tümüyle İngiltere’ye götürülmüştür. İşin acı yanı, bu işlerde Türk köylüler çalıştırılmıştır.

İngilizler. Biraz kazıyınca, hukuki altyapısını da (daha o günden) sağladıklarını görüyorsunuz. Meraklısı haricen araştırabilir. Şaşırmış ve öfkelenmiş olabilirsin, benim gibi. Ama bir yanda da Hasankeyf örneği var. Ona reva görülen muamele sana da çok koymuştur. Bana da çok koydu. Yargıya varmaktan kaçındığımı anlamışsındır sevgili okur. Bu iki örnek, kafanda soru işareti olarak kalsın. Bir vakit üzerine düşünürsün.
Birkaç gün sonra Oxford. Bu ve bunun gibi düşünceler içinde, on gün yoğun ders çalışma hedefi. On günün sonunda, eğer vizem çıkarsa Fransa ve civarında; çıkmazsa, yönümü yukarı çevirip İskoçya ve İrlanda’da on gün geçireceğim. Geçmiş doksan günün yorgunluğunu atıp gelecek doksan güne hazırlanabilmek adına, elzem bir ara.
Patent hukuku ve çevre hukuku üzerine on güne yakın yoğun bir çalışma. Nej ve Burak ve ben. MCR’ı (Hertford College öğrenci dinleme odası) mesken edinip bir güzel çalışıyoruz. Sene içerisinde, yılbaşı Oxford’una dair çok kişiden duyduğum şeyi tecrübe ediyorum: Her ne kadar hayalet şehre dönüşse de şehrin asıl yüzü tüm çıplaklığıyla yılbaşı tenhalığında ortaya çıkıyor. Bayram tatili İstanbul’una benzer bir sükunet. Öyle güzel. Planladığım kadar olmasa da, verimli bir dönem. Arada, dostum Anirudh, Christmas yemeğine davet ediyor. Yetenekli dostum Romauld’un şefliği ve muazzam bir Christmas yemeği. Bu güzel geceye katkımı, usulca bulaşık yıkayarak yapıyorum.

Vizemin çıkması müteakip, bilet bakınıyorum. Bu kısa ara çok iyi gelecektir, iyi gelmek zorunda. Bir yerlerde yürümek, fotoğraf çekerek, fotoğraf çekmeyerek yürümek istiyorum. Dışişlerinin sitesinden, Schengen bölgesine ilk girişin vize başvuru ülkesinden yapılmasına dair bir zorunluluk olduğunu öğreniyorum. Demek ki önce Fransa’ya gitmek gerekecek. 30 aralık. Biletler kapış kapış. Flixbus ile on on beş euro tutması gereken yolculuğa, çaresiz seksen euro ödüyorum. Daha başlangıçtan bütçem sarsılsa da, daha makul bir yol yok.
Sabah 5’te her yer güzledir. Lille de öyle.

Amiens otobüsüme beş saat olmasından istifade, rastgele yürüyorum. Haritalar, zaten şehir merkezinde olduğumu söylüyor.Belli bir hedef belirlemeden, ama (internetimin olmadığını sandığımdan) kuş bakışı planda kaybolmamaya da dikkat ederek saatlerce yürüyorum. Lille, gün ışıyınca da güzel. Fransız mimarisine dair zihnimdeki örnekleri, yani biraz Nişantaşı sokaklarını, biraz Sirkeci’yi andırıyor. Bir şehir, belki de yılın en önemli sabahına, 31 aralık’a uyanıyor. Geldiğimde sabah denizini andıran merkez, yarım saat içinde karınca yuvası.
İki saatlik bir otobüs yolculuğu sonrası, Amiens. Önce Jules Verne’in, sonra Rıza’nın şehri olma şerefine ermiş Amiens.

Tabi aynı zamanda Macron’un da memleketi. Hikaye: Macron, lise yıllarında iken edebiyat öğretmenine aşık olur. Lise eğitiminin ardından da hocası ile gönül bağına son vermez. Nitekim, gel zaman git zaman 2007 yılında evlenirler, Trogneux Hanımefendi ile. Sıradışı.
Şehir, adeta can dostum Rıza için yaratılmış. Sokaklar ve sokaklar. Kanal. Kendi güruhunu huzur içinde yaşatacak, ancak turistlerin hücumu altında da ezilmeyecek derecede güzellik ve cazibeye sahip bir şehir. Örtüler altında. Güzelliğini sadece yerlilerine sunuyor. Akarsu üzerine kurulmuş, şirin köprüler mütevazı evlerle çevirili minik bir cennet.

Amiens Katedrali. Notre Dame’ın birebir kopyası. Meşhur katedralin (Paris) yandığını düşünürsek, daha bir dikkatle, aynı anda iki katedrali gezer gibi geziyorum. 800. Yıl anısına katedralin ön cephesinde gerçekleştirilen ışık gösterisine de şahitlik ediyorum.

Ayrılma vakti. Bakiye altı gün, iki seçenek; ya Almanya, ya da Belçika-Hollanda. Bu seferlik ikincisi. Brüksel. Şehre inip tramvaya biniyorum. İlk anı: Arap bir kadın, kucağında bir erkek çocuğu. Elinde ilginç bir oyuncak; top desen değil, oyun hamuru desen değil. Biraz dikkat edince bunun, siyah plastikten yapılma oyuncak bir el bombası olduğunu görüyorum. Şaşkınlık ve kahkaha, kısa süreli. Şimdi buna ne demeli? Ziyaret ettiğim başkentlerin ortak özelliği, göçmen yoğunluğu. Vesaire. Brüksel, kendinden beklendiği gibi rasyonel bir şehir. Birliğin ciddiyeti her köşesine sinmiş. Mevsimin etkisi görmezden gelinemez; ama bir hayli gri. Yaşanır mı yaşanır; ama Ankara yaşanırlığı ile. (Sevmediğim her yeri Ankara’ya benzetiyorum. Ne var ki bir yeri sevmediğimi ifade ederken, sanki o şehirde yaşayanlara ayıp ediyormuşum gibi geliyor.) Bir günlük Brugge arası; burayı, daha ehil kaynaklardan öğrenmelisin sevgili okur. Bu satırları yazarken Maastricht yolu. Uzun yürüyüşler, yürüyüşler. İki gün süren oturmalar ve yürümeler. Sonra dönüş.
Michaelmes dönemi, böyle böyle yerini Hilary dönemine bırakıyor. Başka tasarılar, başka işler. Resillience. Muhakkak.