oxford yazıları (1)

Kişiliğimizi oluşturan bir dolu element var. Beslenme kanallarımızın sayısızlığı zaten sır değil. Fakat bir husus var ki, bilinçli yahut kendiliğinden, çoğunlukla görmezden geliyoruz: Bireyi o “biricik” birey yapan şey, yolda yanına aldıkları kadar, evde geride bıraktıklarıdır da. Evet. “Vazgeçmek almaz, vazgeçmek verir” diyor bir aklıselim. Artık İstanbul yok. Türkiye arkada kaldı. Geride bıraktıklarımın beni ne anlamda değiştirdiğini ve dönüştürdüğünü seziyorum, sezmeye devam edeceğim. Bu da böyle. Her neyse. 


Oxford Yazıları nedir? Öncelikle, buradaki yalnızlıkla başa çıkma yöntemi. Ayrıca yükseklisans maratonunda iken dahi anadilimi kullanabileceğim bir uğraş. İlave iddiası yok ve dahası değil. Bu vakte kadar yazdıklarımın (şiir, hikaye ve sair) aksine, esasında okunmaları için yazmayacağım. Günlüğüme yazmayı düşündüğüm şeyleri, onlara biraz çekidüzen vererek, belli bir disiplin ve bir nebze nesnellik içerisinde bu kanal vasıtası ile paylaşacağım. Meraklısı okursa ne ala.


İstanbul (2015-2019). Çok şey aldı çok şey verdi. Kalbimde, ruhumda ve vicdanımda, daha önce orada olduklarının farkında olmadığım bir yığın köşe bucak keşfettim. Belki de tecrübe edilmesi gereken yaşam durumlarını, tecrübe edilmemesi gereken yoğunlukta, durumun ciddiyetinin farkında olmadan tecrübe ettim. Abdallık. Belki budalalık (daha şiddetlisi). Reus bana hediye ettiği kitabın kapağına şöyle yazmıştı: “Sonuna kadar oku. İyi niyet kurtarmıyor”. İyi niyet kurtarmıyor. İyi niyet kurtarmıyor. İyi niyet, çok binalar yıkıyor, çok köprüler zedeliyor. Bize gösterileni eşmek durumundayız. Kuşku, ama saplantı değil. Denge. Şimdi Oxford’tayım. Ambalajımın içinde, yaptıklarımdan daha fazla arkada bıraktıklarım var. Neyse ki görünmüyorlar. “Dış görünüşüm ele vermiyor beni*”. Kopmalar ve birleşmeler. Sürekli bir şeylere bağlanıyor, bir şeyleri de arkada bırakıyoruz.  Hüzne meylim bundan: Zamanın tek yöne akışına bir türlü alışamadım. Eski okul. Eski ev. Eski mahalle. Eski. İstanbul bana acı veriyor, her köşesi, her bucağı.

“hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
bir kız vardı sevdiğim (alman) nedense tutuklamışlar
hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim**”

İnsanı hatıraları yaşatır derler, beni hatıralarım zayıflatıyor. Ama bunları bir çırpıda geride bırakmam gerekti. Öyle de yaptım. (“Ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim*”)


İstanbul, Londra, Reading, Oxford. Şehrimizde hepi topu 150 bin insan yaşıyor. (Gezi yazısı üslubuna izin verme). Sur Beyliği ve Çapa Beyliğini toplasak, belki daha fazla insanız. (İnsandık. Çapa yok. Suriçi yok. Zaman sadece ileri akıyor). Elimde üç bavul, güç bela hareket kabiliyeti. Kendimi, evvelinde Facebook’tan irtibat kurduğum bir eski Oxfordlunun eski evine atıyorum, birkaç günlüğüne. İstanbul hayatımın benden aldığı bir şey de hiç şüphesiz sükunet olmuş. Kalabalık, arkadaş ortamı, gürültü patırtı bir ihtiyaç halini almış, burada fark ettim. Kendime haksızlık mı ediyorum? Vaktiyle yalnızlığa alışkın olduğumu sanar, bunu bir çeşit marifet bilirdim. Fakat yalnızlığın bu kadarını da daha önce tecrübe etmemişim. Yeni bir şehir, tanıdığım hiç kimse yok. Sokağa çıktığımda her yön birbirine eşit. Tüm ülkede tanıdığım toplamda üç kişi var. Oldukça ürkütücü. Ve doyurucu.


Oxford güzel, cennet gibi güzel. Hiç kimsenin hiçbir şey için acelesi yok. Güruh kibar, araçlar yavaş, trafik sakin. Her yol, bir köşesinde ufak da olsa bir bisiklet şeridine sahip. İki katlı koca otobüs, tek bir bisikletli önünden seyrediyor diye hızını yavaşlatıyor, bir süre öyle yol alıyor. Ah diyorum ah, ülkemde olsa… Birebir karşılaştırmak pek doğru olmasa da, Eminönü’nde bana bağıran taksi şoförü geliyor aklıma, “yolda ne arıyorsun ulan bisikletle” diye. Fakat böyle. Demek ki bu denli sakin bir yaşam da mümkün. Ah güzel ülkem. (Nostalji yok, romantizm yok). Burada yaşanır demekten kendimi alamıyorum. 


Geldiğim saaten itibaren, kalacak yer işini sorunsuz bir şekilde çözmek için kolları sıvıyorum. Öğrendiğim birkaç internet sitesinden, aylık 400-600 pound arası bir miktara, okula pek de uzak olmayan bir oda arıyorum; mümkünse iki yaşlı konuşkan İngilizin evinde. Sonrasında, o işlerin o kadar kolay olmadığını keşfediyorum. Burada oda kiralamak, şehrin kültürüne dahil. İnsanlar, bu işten para kazanıyorlar; ama sandığım gibi amatör bir ruhla değil. Çoğu ev, bir nevi emlakçıların elinde. 3-4-5 diğer insanla beraber, ortak bir ev. Kimle kalacağım belli değil, muhit bilmem yer bilmem iz bilmem. Yine de uzun uğraşlar sonucu belirlediğim 5-10 oda üzerine eğilmeye karar veriyorum. Arıyor, randevular ayarlıyorum. Alışık olmadığım İngiliz aksanı, beni zorluyor; nelere evet nelere hayır dediğimi anlamadığım çok oluyor. Can sıkıntısı, can sıkıntısı; tam zamanın aslında ama neredesin? Maslow kardeşin de isabetle ortaya koyduğu gibi, barınak olmadan hiçbir şey olmuyor. Can sıkıntım dahi gelmiyor bu süreçte aklıma. Sadece, derslerimin ve Oxford servücenimin yanında başka şeyleri de düşünecek olmak, evin-odanın bakımını temizlik malzemelerine varana kadar omzuma alacak olmak zihnimi kurcalıyor. Bu fikirlerle, Oxford Kolejime varıyorum ( Hertford College. Burada Kolej sistemi hakim. Muhatabınız doğrudan Üniversite değil; her bireyin bir koleji var. Hayır hayır fakülte değil, daha değişik bir sistem. Ben de çözemedim henüz). Kolej barınma işlerinden sorumlu Charlotte Hanımefendiye hal-i pür melalimden bahsediyorum. On dakika rica ediyor. Gidiyor, geliyor. “O kadar şanslısın ki, daha dün akşam, bir oda boşa çıktı. Bakmak ister misin?” İstemez olur muyum hiç? “Odanın penceresi var mı?”. “Var”. “Önü açık mı? Yani hemen önünde başka bir yapı var mı?”. “Evet açık, hem de güzel bir bahçe var”. “Tuttum o halde”. “Gerçekten mi? Hemen mi?”. 2000 yılından beri, yani sobalı odada masa olmadan çalıştığım yıllardan bu yana, göz önümde pencere olmayan yerde uzun süre kalamıyorum. İlkokul, ortaokul, Ankara, İstanbul, şimdi de Oxford.

“ah her şey
bir pencereden göründüğü kadar
bir pencere kadar dünya
bir kartpostal gibi geçtiğimiz dünya***”

Sana bunlardan, yeşile duyduğum özlemden ve pencereli odaların bendeki yerinden bahsedecek takatim yok sevgili Charlotte. Belki sonra. Şükran. 


Odam beni kucaklayarak karşılıyor, henüz ilk seferinde hem de. Fiziksel olarak, hücreden hallice. Ama koskocaman iki penceresi var. Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesinde kitap okuduğum iç köşe pencereleri gibi. Yataktan başımı kaldıranda bir manzarası var ki… Bu son taş ile beraber binamız tamam oldu. (Tarihi bir ingiliz evini yatakhane edivermişler. Sekiz oda. Kadın/erkek karışık, buradaki her yer gibi. Ortak mutfak, banyo, tuvalet. Okula yürüyerek on beş dakika. Her şey, yerli yerinde.)


Kişiliğimizi oluşturan bir dolu element var. Bakalım şu bahçenin, şu masanın, şu ağacın üzerimde etkileri neler olacak? Nelerden ne alacağım? Nihayet, burada neleri arkada bırakacağım? Fakat şimdi, ne İstanbul, ne de bunlar araya girmeden, buraya tutunmam gerekiyor. Bir ağaç gibi. (Ağaçların arkadaşı var mı acaba? Ya da aralarında sırdaşlık ederler mi? Konu dışı. Ya da zaten bir konu yok.)

Böyle.

*Cahit Zarifoğlu

**Atilla İlhan

***Ataol Behramoğlu

“oxford yazıları (1)” üzerine 5 görüş

  1. Çok samimi bir yazı olmuş. Oxford için böyle bir yazı dizisi bekliyordum; gözlemler ve tecrübeler roman tadında değerli aktarımlar olmuş. İstanbul da bir gün arkada kalabiliyormuş dedirtiyor..

  2. Şu tarif ettiğiniz odanın manzarası bile insanın içini ısıtıyor. Keşke bir fotoğrafını görebilseydi 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön