*(oxford yazıları (18))
Bavul hazırlamanın insanı gark ettiği değişik ruh halleri vardır. Bir yerlere gidiyorken, mesela yeni bir maceraya atılırken bavul hazırlamak, evden gitmenin telaşı ve yeniye açılmanın heyecanı içinde gerçekleşir. Bir yerlerden dönüyorken öyle değil; eve dönmenin huzuru, yorgunluk, birazcık günleri tüketmişlik ve burkuntu, mutlaka hüzün. Uzatılabilir. Bir de bu ikisinin arasında bir form var: Bavulunuzu, evinize dönmek üzere değil de, yeni bir başka yere, ya da bir bilinmeze gitmek için toplamanın ruh hali. Hem bavulunuzu topluyorsunuzdur, hem de varacağınız yer eviniz değildir. Safi yolda olma durumu. Yeniye atılacak olmanın heyecanı; ama yeni’nin artık normal olmasının getirdiği alışkanlıkla iç içe. Hüzün ve yorgunluk ve sevinç. Heyecan, telaş ve belirsizlikten gelen korku. Eskinin eskimeden sona ermesi, yeninin yeniliğinden duyulan şüphe. Bir bavula ne sığdırabilirsiniz?
“her gün bir yerden göçmek ne iyi,
her gün bir yere konmak ne güzel
bulanmadan, donmadan akmak ne hoş..”
Hüzün verici, üzücü. Ama güzel. Zaten güzel şeyler de hüzün verir, bir bakıma.
Bir süredir Oxford’ta değil, Lonra’da yaşıyorum. Bir evim olup olmadığını unutmuş değilim; ama hatırlamıyorum da. Eşyalarım Maraş, İstanbul, (belki Ankara), Oxford ve Londra’da dağınık halde. Bir araya gelmeleri pek mümkün gözükmüyor zaten. Konargöçer. Kon ve göç; ne iyi. Uyum sağlayan yerlerimiz sürekli zinde kalmak zorunda. Ama insanın ruhu, göçebeliğe ne kadar uygun? Durup düşününce insan, bir merkezi olsun istiyor. Aslında durup düşünmek için bile bir merkez gerekiyor; bir bakıma. Eşyalarımdaki bu evsizlik, içimi ne kadar etkiliyor?
“Michaelmas” dönemi sonunda, “lockdown” durumunda Oxford’da bir başıma mahsur kalmamak için, alelacele bir bavul hazırlayıp tüm kitaplarımı da yanıma alarak Londra’daki arkadaşlarımın evine sığınmıştım. Fakat o zamanlar ne lockdown’ın süresine ilişkin hükümetin güvenilir bir sinyali vardı, ne de Oxford Üniversitesi 3. dönemi (Trinity Dönemi) eğitiminin ne’liği ve nasıl’lığına ilişkin bir karar almıştı. “Biraz Londra’da çalışayım” diye düşündüm, “sonra Oxford’a döner, biraz da orada çalışırım”. Tüm dünyada olduğu gibi, benim dünyamda da olaylar beklenenin dışında gerçekleşti. Mesela ağır hasta oldum; o halde seyahat etmeyi, Oxford’a geri dönmeyi uygun bulmadım. (İlk gün müthiş bir yorgunluk; dehşetli anlamında müthiş. Tüm gün yan gelip yatmak dahi yorgunluğuma yorgunluk katıyordu. Tüm eklemlerim, her zerrem ağrıyor gibiydi. Bu durum -azalarak- üç dört gün sürdü. Hafif/yok denecek kadar ateş (evham olması da pek muhtemel). Çok derin nefes alınca gelen birkaç öksürük; ama çok ciddi değil. Birkaç gün sonra tat ve koku duyularının tamamen gitmesi. Grip olduğumuzda yaşadığımız yoksunluk gibi değil; mutlak bir hissizlik. Öyle ki, ekmeği etten, acı biberi şekerden ayıran şey, sertliklerinden başka bir şey değildi. Bu hal, on güne yakın devam etti. Sonra yavaş yavaş kendime geldim. Covid 19 mu? Bilemiyorum. Test olmadım. B, Ö, O ve ben, hep beraber hasta olup yine hep beraber iyileştik. İnternete ‘Covid sendromları’ yazınca dahi henüz çok fazla güvenilir materyal bulamayacağınız bir dönemdi üstelik. 2020 Mart’ı.)
Kısacası, Londra misafirliğim beklemediğim şekilde uzun sürdü. Yarı-evim olan Oxford’a dönmekle Londra’da kalmaya devam etmek arasında gidip geldim. Trinity Dönemi eğitiminin online platforma taşımasının ardından, kafam daha da karıştı: Oxford odamın kirası oldukça yüksek. Tüm hesaplarımı temmuz ayını tamamlamaya göre ayarladığımdan, çok umursamıyor, temmuz gelince tüm param bitse de “o zaman düşünürüz” diyordum; ama yavaş yavaş bu planı gözden geçirmem gerektiğini anlıyorum. Çünkü temmuz ayı geldiğinde virüslü bir dünyada (Oxford, Londra yahut başka bir yerde) iş bulmak, sandığım kadar kolay olmayacak. O halde kemer sıkmalıyım.
Bu arada kolejler, Oxford’a dön(e)meyecek öğrencilere kolaylık sağlamaktan geri durmuyorlar: İsteyenler, kira kontratlarını sonlandırabilir, burada olmadıkları süreler için boşuna kira ödemeyebilirler. “Bu da nihai işaret” diyorum. Kira kontratımı sonlandırmadan önce birkaç gün geçirmek için Oxford’a ve odama dönmeye karar veriyorum.
Elimde, Londra’ya geçici olarak giderken götürdüğüm bavul; bu kez içi boş. Markete uğrayıp birkaç gün karnımı doyurmalık bir şeyler satın alıyorum. Magdalen Caddesi boyunca, sırada neler var’ı düşüne düşüne yürüyorum. Birisi sesleniyor: Floransalı dostum Domenico. “Ne oldu kötü bir haber mi aldın, yüzünün hali iyi değil” diyor. Aynı futbol takımında top teptiğimiz, bana “Medici” ailesinin dünü bugünü hakkında çok şey öğreten, kibar dostum Domenico. Gitmek için geldiğimi, eşyalarımı da alıp temelli Londra’ya döneceğimi söylüyorum. Biraz havadan sudan laflıyoruz. Sosyal mesafeyi koruyarak, iki metre uzaktan sarılıyor, vedalaşıyoruz. Yürümeye devam ediyorum. Ashmolean Müzesini biraz geçince, kaldırıma konuşlanmış evsiz bir adam yardım dileniyor: “Bir evim yok, yardım edebilir misin?”. Normalde, market alışverişlerinden artan bozuklukları evsizlerle paylaşırdım (burada hep öyle yapılır). Ama virüs döneminde temassız kart kullanmaya geçtiğimden, üzerimde gerçekten de hiç para olmadığını söylüyorum. Bavulumdakileri paylaşmayı düşünüyorum ama ekmek, yumurta, çiğ pizza, yoğurt; işine yarayacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum: “Yani hiç mi yardım edemezsin?”. En azından muhabbet edebilirim. “Biliyor musun ben de evsizim.” Şimdi düşününce çok lüzumsuz ve kaba. Ama onunla da biraz laflıyoruz. Kira problemimden, iş bulmam gerekliliğimden ve saire bahsediyorum. İsa yardımcın olsun’lu duasını alıyor, teşekkür edip ayrılıyorum. Sokak, sokak. The Lambs and Flag. The Royal Oak. Nihayet Winchester Sokağı. Sekiz numara. Bavulu bırakıp biraz şehri turluyorum. Her yer kapalı: Kolejler, kafeler, The Bear Pub, Oxford Union, Blackwell’s. Şehirde kimsecikler yok.

Oda. Penceremin önünde uzanan arka bahçe, muhakkak oralarda bir yerlerde avlanan koca siyah kedi. Geldiğim günden bu yana kuş ve saire avlamak peşindedir; başarılı olduğunu hiç görmedim. Ama hep kovalar. Bana hep 18 mart 2019’da, amfi 5’te ders esnasında kürsüye fırlayan İÜHF’lü kediyi hatırlatmıştır. Kedi, koca amfi duvarının yukarılarındaki kuş yuvasına bakıyor, arka ayaklarını geriyor, fırlayıp oraya ulaşmaya hazırlanıyor. Belki on metre yükseklik; ama kuşları ürkütmemek için çok sessiz ve sakin davranıyor. Başı yukarıda, pürdikkat izliyor. İlk başta bu tavır bana çok komik geliyor. “Yapma” diye düşünüyorım, “sen uçamazsın. Pozisyon alman da, planlaman da, gözlemlemen de boşuna. Oraya ulaşamazsın.” Ne var ki ilk dalgınlık dağılıp, fikrim kendime dönünce bu alaylı fikirlerim yerini önce dikkat, sonra saygıya bırakıyor. Bu kez onu, bir süre daha hayranlıkla izliyorum. “Gözlemeye devam et. Sabır ve sebat. Belki bir gün uçarsın. Esasında muhakkak uçarsın. Belki uçamazsın, ama bir merdiven uzanır. Belki uzanmaz, ama kuş önüne düşüverir. Belki hiç de düşmez; ama senin isteğin değişir. Böyle böyle. Aferin sana.” Fakat kahramanımız umutsuzluğa kapılıyor, kürsünün bir yanına yan gelip deviriliyor. “Yanlış yaptın. Israr etmeliydin”. “AI” filminde, kendisini insan etmesi için mavi periye diz çöküp iki bin yıl dua eden yapay zeka “pinokyo” çocuk aklıma geliyor. Nihayet insan olmayı başarmıştı, bana göre. Israrında ısrar eden, Mavi Peri’ye muhakkak ulaşır. Mavi Peri’ye ulaşmak, insan olmak için bizim de beklememiz, hep beklememiz gerekecek. Kedi kendine yazık etti. İnat ve sabır.
Buraya geldiğim gün satın aldığım, ama tadını hiç beğenmediğim domates soslu ton balıkları vardı. Bunlardan aylardır rafta israf olmayı bekleyen sonuncu konserveyi alıp bahçeye iniyor, açıp bir köşede koca siyah kediye bırakıyorum “Al bakalım. Çok uzak bir kuzenin pes etmişti, sen etmedin.” Geldiğim gün aldığım konserve, gideceğim gün bu ısrarcı kediye nasip oluyor. Erişmek için bekleme diyalektiği. Eriştiren bekleyiş. “Ama erişmek için yürümek hatta koşmak gerekir?” Belki öyle; ama yürümek de koşmak da birer bekleme çeşidirir. Yani bir bakıma.

Bir bavula ne sığar? Ne çok şey var. Bu odada bir sürü şey yaşadım, bir sürü şey yaşamadım. Ne kadar çok şey değişti. Düşüne düşüne neler gelişti neler zayıfladı. Hışımla girdim, sevinçle kalktım, korkuyla uyudum, huzurla uyandım ve daha başka şeyler. Gece yarıları kaygıyla fırlayıp yürüyüşe çıktım. Birçok sefer daha gün aydınlanmadan koşuyorken buldum kendimi. Düşünceler, kararlar, dönüm noktaları. Karışık duygular içinde koca bavulu hazırlamaya koyuluyorum. “Bir valize ne sığar ki?”. 2018’de Reus ile gittiğimiz tiyatro oyununun adı. Lozan Anlaşmasını müteakip, sadece bir gecede doğup büyüdükleri, kendilerini bildikleri toprakları, çatılarını, bahçelerini, sevdikleri insanları arkalarına bakmadan geride bırakmak zorunda kalan insancıkların hikayesini anlatan, muhteşem bir oyun. Türkiye’de “gavur”, Yunan’da “türk tohumu”; orada da garip burada da garip insancıklar. Tüm geçmişlerini bir valize sığdırmak zorunda kalan kadıncağız, buna benzer bir feryat koparıyordu: “Bir valize ne sığdırabilirim ki? Çocukluğum, anılarım, köşe başındaki çeşme, yaz akşamı oturmalarımız, şu zeytin ağaçları, annem babam kardeşlerim, anılarım anılarım…” Böyle böyle şeyler. Ve muhakkak, kafamın öteki ucunda sırada ne var’ı döndürmeyi de ihmal etmiyorum.
Bavulum, sırt çantam, kamera ve saire derken yüklü bir bineği andırıyorum. Otobüs durağına kadar kendimi ve eşyalarımı sürüklemem gerek. Ama canım çıkıyor; beş dakikada bir mola veriyorum. İlginç olan şu ki, alnımdan akan terler, sızlayan sırtım ve yarı tutmaz kollarım, (bir) evimi (daha) terk etmenin üzüntüsünü unutturuyor. Sanki az önce geçmişin olaylarını tek bir düzlemde yan yana dizip, oradan ustalıkla üzülecek anlamlar çıkaran ben değildim.
Gloucester Green, otobüs durağı. Beklenir bir süpriz: “Covid 19 nedeniyle bir önceki gün itibariyle Oxford-Londra seferleri askıya alındı”. Tek ihtimal tren. Gloucester’dan ayrılırken sokak yemekleri yapan sıralı dükkanların arasında, açık bir pizzacı görüyorum. Yükümü bir banka yaslayıp, bir pizza alıp çöküyorum. Bir evsiz yanaşıyor. Bu ihtimali düşünerek, kitaplığımda biriken bozuklukları ceketimin cebine aldığımdan, şıngır mıngır tüm parayı bu adamın avucuna bırakıyorum. Hepsi ufak paralar; yekunu beş-altı pound etse gerek. Teşekkür edip ayrılıyor; birkaç metre gittikten sonra geri dönüp iki madeni parayı geri vermeye yelteniyor: “Bunlar euro”. “Tüm bozukluğu sana verdim, yapacak bir şey yok, üzgünüm, fark etmemişim.” Israr ediyor. “İstersen bir dilim pizza al. Gel otur yiyelim”. Yüzünü çeviriyor, bir şeylere küsmüş gibi çekip gidiyor. Zaten insan hep bir şeylere küsmek ister. Sonra da çok geçmeden barışmak. Ve de bunun muhakkak fark edilmesini ister. Bir daha görüşeceğimizi sanmıyorum. Şehirdeki muhtemel son temasımda da bir evsizi küstürmüş olarak tren garına doğru yol alıyorum.
Yorgunluğumu atıp karnımı da bir güzel doydurduktan sonra, yine biraz içleniyorum (demek ki açlık ve yorgunluk, içlenmeyi engelleyebiliyor; bir bakıma). Bunun İngiltere yahut Oxford’la doğrudan bağı olmadığının da farkındayım. Bir yerleri yahut bir şeyi bırakmak hüzün verir. Yani çok da sıradışı şeyler değil. (Vedat Türkali ağabey olsa “ah şu bizim küçük burjuva duyarlılığımız!” derdi. Ben bu ifadeden hoşlanmıyorum.) Biraz sonra tren garı. Sosyal mesafeye azami dikkat ederek şekillenmiş bilet sırasında yerimi alıyorum. Hemen sonra sıraya bir polis yaklaşıyor. Müstakbel yolculara teker teker “niye geldin, ne zaman geldin, ne kadar kaldın, nereye gidiyorsun”lu sorular soruyor. Sıra bana geliyor. “Böyleyken böyle oldu. Üç gün kaldım gidiyorum”. İkna olmuyor. “Şimdi dön, en az bir hafta kal. Korona semptomu göstermediğine tam olarak ikna olduğunda gel. Ancak o zaman kullanabilirsin treni.” Hastalığımdan bahsetmek lehime mi aleyhime mi olur bilemediğim için es geçiyorum. Gideyim peki ama nereye gideyim; kira kontratını feshedip anahtarları da koleje teslim etmişken? “Ama burada evim yok artık, nerede kalacağım?” İkna olmuyor. İçlenmeden ve hüzünden eser kalmıyor; tek düşüncem ne yapıp edip o trene binmek oluyor (demek ki sığınak ihtiyacını temin etme endişesi, içlenmeye ve can sıkıntısına engel olabiliyor; bir bakıma.) Biraz çabalayıp da sonuç alamayacağımı görünce, bu gibi birçok durumda yaptığım gibi Oxford öğrenciliğimi öne sürüyorum. Oxford, kolej, mailler, irtibat numaraları. “İsterseniz bu numaraları arayın. Bu kolej numaram. Bu da danışmanım. Kontrat feshi için buraya gelmem söylenen yazışma da işte burada”. On on beş saniye tereddüt ettikten sonra ikna oluyor: “Size iyi yolculuklar; bu durumu üniversite ile konuşalım. Kontrat feshi için öğrenci çağırmasınlar.” Neticede, sekiz ay önce buraya trenle geldiğimde oturduğum bankın tam karşısına, bu sefer dönüş yönüne oturuyor, hiç de içlenmeden, karnımı doyurmuş, dinlenmiş bir şekilde treni bekliyorum.

Evim, annem-babam, anılarım. Maraş. Ankara’daki yedi yılım. İstanbul. Beyazıt. Yürüyüşlerim, Beyazıt ön bahçedeki dört yılın yoldaşı bankım. Anılar, hayaller, hayal kırıklıkları. Bir bavula çok az şey sığar sevgili okur. O halde birçok şeyi önceki durakta terk etmek gerekir. Arkamıza bakarak koşamayız, bunu biliyorsun sevgili okur. Yeni anılar, yeni hayaller, mutluluklar ve yeni hayal kırıklıkları için. Hayatın getirdiği hemen her şeyi kabul ederek; ama hemen hiç birine takılıp kalmayarak. Bekleyerek, bekleyerek. Yürüyerek ve koşarak bekleyerek.
“dünle beraber gitti cancağzım,
ne kadar söz varsa düne ait
şimdi yeni şeyler söylemek lazım”
Koşarak bekleyerek yürüyerek ama hissederek hissettiklerinden kaçmayarak bu sürece devam etmen ve bitirmen dileğiyle.. Onları da okuma fırsatı buluruz umarım
öyle umuyorum; çok teşekkür ederim.
Seher vaktinde, hafif esintiyle birlikte okuduğum çok hoş bir yazıydı. Teşekkür ederim safi yolda olduğum bir zamanda umut verdi bana. Kaleminize sağlık ayrıca geçmiş olsun 🙂
Teşekkürler Fatma Hanım, hem fikriniz hem dileğiniz için. Yolunuzda kolaylıklar dilerim. Umudunuzu diri tutun.