Bu kadar insan ölünce diyorum, yaşayanlar bu kadar çok fotoğrafla ne yapacaklar? Nihayetinde iyi bir ölü, yaşayanların yakasını zamanında bırakmasını bilen bir ölüdür. Ölmeyi bile beceremiyoruz. Evet, yeterince güngörmüş bir okur, hemen sezdi: Bu yaptığımın kendisi bir kofluk esasında. Ölüm bahsi, bizi daha yakışıklı gösteriyor. Gençler ve kifayetsizler olarak bu kelimeye rağbetimiz bundan; değinmeden edemiyoruz. Bir portakal suyu sırasına uzaktan bakarak bunları düşündüğümü düşünüp gülümsüyorum. İnsanlar sırada geçen atıl vakitlerini fotoğraf çekilerek kıymetlendiriyorlar. Biraz yürüyorum. Portakal suyu satan amca, o yöne meylimi sezmiş olacak ki -esnaf sezgisi keskin bir sirke kadar keskindir- bana bakarak her gün neden zinhar portakal suyu içmem gerektiği üzerine bir nutuk atmaya başlıyor. Çünkü içmezsem ölürmüşüm. Hadi ya… Hayret; bir önceki sokakta boza satan amca da aynısını söylemişti. Ne çok zorunluluk var! Ya da, sanırım problem, görünüşümden kaynaklanıyor. Çünkü dışımın içimde olanı ele vermesi, birkaç saniye sürüyor. İnsan, kabuklu olmasını öğrenmeli. Midye gibi, ya da kitin pelerininin ardında olanı bir ömür sır olarak tutan sabırlı bir böcek gibi. Seyyar satıcılar, işportacılar, otogarlardaki çığırtkanlar… Hepsinin düşlediği ideal insan benim. Biraz ısrarla her şeyi alırım, her yere giderim. Pazarlık mı? Hiç anlamam, utanırım bir kere. “İyi de” dedim ona “Ben hiç portakal suyu içmem, bu yaşa kadar ölmeden iyi idare ettim desene.” Anlamadı, belki de bu açıklıkla ifade edemedim. Belki ifade dahi etmedim, aklımdan geçirdim o kadar. Her neyse, zaten bunun çok da bir önemi yok. Anlam arayan okur, çoktan terk etmiştir zaten burayı. Ölüm. Gençlik. Anlam. Asıl anlam, ciddi olmayanda gibi gelir bana. Çünkü özü görebilmek için gardın inmesi, savunmaya ihtiyaç duyulmaması gerekir. Mesela, bir insanın portakal suyu satın almasında ve onu içmesinde, onun kalabalık bir güruha nutuk atmasından daha fazla anlam bulabilirim, o kişinin kendiliğine dair. Ama toplum şeytanları bundan çok hoşlanmazlar; çünkü geçimlerini temin ettikleri bir büyük denklem, basite indirgenivermiştir, geçelim. Portakal suyu. İnsanları ikiye ayırma merakı. İnsanlar ikiye ayrılırlar; her fırsatta insanları ikiye ayırıp duranlar ve bunu anlamsız bulanlar. Mesela ilk güruh; anlam arayışı dedin mi bunları gözleyeceksin. Bir şeylerin anlamını kavrayamıyorsan ve konfor özlemi içindeysen, kendine bir ezber beğenmelisin. İnsanları ikiye/üçe ayırıver, kendini bu yakaya konumlandır: Portakal suyu içenler ve içmeyenler, hainler ve hain olmayanlar, 2B uç kullananlar ve kullanmayanlar, gibi. Bu kadar kolay işte. Elin adamı böyle böyle ülke yönetiyor. Her neyse. Esasından insanlar ikiye ayrılırlar; anlam arayanlar ve henüz anlam aradığını fark etmeyenler (sanki aynı oldu; hayır hiç de olmadı) Portakalcı amcaya şöyle dedim: “Asıl anlam olmadan yaşayamayız. Mutsuz pekala yaşarız; ama anlamsız yaşayamayız” Ya da demedim. O da şöyle yanıtladı “Bu yaşa kadar iyi geldim desene” Bastım kahkahayı. Aslında basmadım. Sessizce güldüm geçtim. Zira insanlar, tek başına yürüyen bir insanın kendi kendine kahkaha atmasını anlamsız bulabilirler. Kimsenin kafasını karıştırmak istemem. Portakal suyu içsem de içmesem de öleceğimi biliyorum, bu tevekkül buradan mı? İnsanlar ikiye ayrılırlar; sonuç odaklılar ve süreç odaklılar. Ben bir süreç odaklıyım. Fakat bir dakika… O halde portakal suyunu içmeyi reddetmemde büyük bir çelişki var. Canım sıkılıyor. Yani ne de olsa ölecek olmak, hayat denen süreci daha kalitesiz geçirmenin bahanesi olmamalı. Dünya, şöyle düşünürdü o halde: “Zaten entropiye ulaşacağız. Dönsem ne dönmesem ne!” Hayır sevgili dünya; entropiye zaten varılacak, ama sen devinimini hatırla. Sigarasız, zinde, geceleri bisiklet üzerinde sokak sokak dize kovalanan bir hayat. Bir de arada bir içilen portakal suyu; oldukça tutarlı. Geri döndüm. Esasında dönsem ne portakal suyunu içsem ne? Bisikletin tüm bunlarla ne alakası var? Bunların bir önemi yok. (“Niye yazıyorum ki bunları? İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım, açıp gösterelim. Yine de yazıyoruz ama.” Zarifçe ifadeler.) Çünkü anlam arıyoruz. Her şeyde bir parça var bundan. Buncanın (bu aralar kelimelere bu şekilde eziyet etmek hoşuma gidiyor) anlamsız olma ihtimali aklımıza dahi gelmiyor, gelse hemen öteleriz bunu da biliyorum. Çünkü inkar, en yaygın yaşama biçimi (Direnme biçimi demek gerekirdi, ama bilinçsiz bir direnme bana hep sürüklenmeye denk gibi gelmiştir) Ya da hayatta kalma biçimi diyelim. Zira çok farklı şeyler. Söz gelimi bunca fotoğraf: O anın kayda değer-önemli-anlamlı olduğuna dair kendini kandırma yok mu her fotoğrafta? Yok mu? Ya ben çok aşağıdayım ve siz çok yüksektesiniz, ya da dürüst değilsiniz, kusura bakmayın. Her şey hızlı/yavaş akıyor. Her fotoğraf, bu büyük akıntıdan koparabildiğimiz, vitrinimize ayırabildiğimiz bir bardak su. Ben bunu böyle düşündüm.( “Zamanın mühürlenmesi” demişti, yeterince gün görmüş bir bıyıklı Rus adam, toprağı bol olsun. Yakamızı bırakmasa da, o iyi bir ölü.) Sonsuz olmak isteği. Bak işte, görüyorsun değil mi güngörmüş okur? Kalem tutan bileği biraz gevşetince nasıl da boyunun kat kat üstü şeylerle aşık atmaya çalışıyor insan. Olsun. Gençlik diyelim, ya da kifayetsizlik (aynı şey; hayır hiç de değil). Haddinden fazla dağıldım. İşimi şansa bırakmıyor, Rod ile beraber gerisin geri portakal suyu içmeye dönüyorum. Her ihtimalde, yaşamak zorundayım. Çünkü sonuçtan değil, süreçten sorumluyum.
Bir de fotoğraf çekiliyorum tabiki. Dostum Rod hoşlanmasa da, benim için önemli bu günü kayıtlara geçmeli, ispat imkanını elimde tutmalıyım. Portakal suyu içmek, benim etik bir kararımdı. Sadece benim kararımdı. İyi bir yaşayan olmak için elimdekinin en iyisini ortaya koymak zorundayım. Ne çok zorunluluk var; yine de öyle deme.
Böyle işte.