oxford yazıları (14)

Birisi, insanlara favori nimetlerini sorardı. Bereket ki bazen böyle ilginç şeyler olur. Bereket ki insan çeşit çeşittir. Bir kısım insanlar, tereddütsüz cevap verirdi. Bir kısım bu soruyu duyunca afallardı; onlara da “aklına gelebilecek her şeyin arasından, sana yahut insana verilmiş, favori nimet” şeklinde ilave açıklama yapılırdı. Bir sürü cevap duyulurdu, kafalar sallanırdı. Ama bana kalırsa esas amaç, sorduğu soruya vereceği kendi cevabını insanlara duyurmaktı. Zaten insanın bu saikle soru sorması görülmemiş şey değildir: “Peki sence ne?”. İç çekerek: “Unutmak, unutuş. Bundan daha büyük bir nimet bilmiyorum” derdi. İyi senaryolu bir Yeşilçam filmini andırır zorluktaki geçmişini, dere tepe düz gidişini, düşüşlerini ve kalkışlarını, güreşip yendiği devleri, yenildiği cüceleri ve daha birçok şeyleri bilmiyor olsam, bu cevaba kuru romantizm der geçerdim ama, söylediği kelimeyi gerçekten kastettiğini biliyordum. Bir başka devlik biçimi. “Zor günlerden geçiyoruz.” Bu zaten hep böyle oldu. İsyan edildi. Uslu duruldu. Günler geldi, eski dertleri götürdü, yenilerini getirdi. Günbed-i devvar böyle olageldi.

“Ne yapalım, yaşamak zorundayız. Yaşayacağız Vanya Dayı. Önümüzde ne uzun günler, ne uzun geceler var daha. Kaderin bize lâyık gördüğü tüm güçlüklere sabırla göğüs gereceğiz. Şimdi olduğu gibi yaşlılığımızda da durup dinlenmeden çalışacağız. Günü, saati gelince de ölüme boyun eğeceğiz. İşte ancak orada, mezarlarımızda, nice acı çektiğimizi, nice gözyaşı döktüğümüzü, nasıl zor bir yaşamımız olduğunu bir bir anlatacağız. Tanrı işte o zaman bize acıyacak.*”

***

Yaşam durumuna değer katan şey, onun sonlu olması. Yaşasın her şeyin sonluluğu, bir bakıma. Uçsuz bir durum, inişsiz çıkışsız bir oluş, yaşamı değil ölümü andırıyor. Bu haliyle büyük bir cümle oldu. Küçük şeyler; bizim işimiz onlarla. Aynı şekilde, sonu olmayan hazlar da haz olmaktan çıkıyor. Sınav döneminin ortasında veya tezimizi yazarken verdiğimiz bir arada izlediğimiz güzel bir film; yahut günlük koşuşturmamızın, işimizin gücümüzün arasında okuduğumuz beş on sayfa roman ruhumuzu şad ediyor. Ama sonsuz yaz tatilinde “Karamazovları okumak” (literatürde böyle bir kavram olmalı; tek tek kelime anlamlarından çok daha geniş bir ikili) eziyet oluyor. (Zaten yaz tatili, ölümsüzlük gibi bir şeydir.) Hayatın diyalektiği: Güzelliği, bitecek olması. Bir bakıma.

***

Bu dünyaya bırakmak istediklerimizin, sanat ve zanaat eserlerimizin ölümlülüğe verdiğimiz sonuçsuz savaşın bir parçası olduğu fikri, çokça ifade edilegeldi. Hikaye atölyesinde Teoman Hocam, “Ben ölmeyeceğim” demişti. “Bundan 100 yıl sonra bile, bir kitaplığın rafında, adım kitaplarımın üzerinde var olacak. Ben var olacağım. Ölmeyeceğim.” Konuşan kendisi değildi. Ruhunun sözcülüğünü yapıyordu ve biz, çırpınan bir ruhun bu dünyadan şikayetini, ustalıkla kendini kandırmasını ve apaçık bir gerçeği reddedişini, en azından kabul etmeyişini duyuyorduk. Zamanın yok olduğunu idrak edenler, unutuştan nasibini tam alamayanlar, bu feryadı çokça dile getirmekten beri duramıyorlar. Fakat bunu ona söylemiyor, kıvançla baş sallıyorduk çünkü konuşan özne hepimizin sözcüsü gibiydi. İtiraz etseydik, gece başımız yastıkta kaşınıp duracaktı. En azından benim öyle olacaktı. Ölmemek istiyoruz. Yaşam biteceği için güzel amenna diyoruz, kabul ediyorum diyoruz. Zaten bir şeyi bilmek başka, ona katlanmak başka, diyoruz. Ama ölmek istemiyoruz. Ruhumuz, bedenimizin içinde çırpınıp duruyor. “Bir şeyler yap” diyor “bir yolunu bul Sahip, ölmemeliyiz”. İnkar, en yaygın yaşama biçimidir. Bunu daha önce konuşmuştuk. Ama ölümü ne kadar süre inkar edebilirsin ki? Le mort est devant l’homme. Öyle işte. “Ölüm her yerde uyanıktır”, İsmet Bey. “İnsan öleceğini bile bile nasıl yaşar? / Ya  çıldırır ya da öleceğini unutur”, Nazım Bey. Bu yüzden, var olan biçimiyle yaşamımızı sürdürebilmek adına, eser miktarda gaflete ihtiyaç duyarız. Düpedüz “unutma”yı gafletle bir tutuyor olabilirim, olur o kadar. (Hayat, bize verili olan kavramların etrafını çizme, bunlar arasındaki çizgileri belirginleştirme yolculuğu. Bir bakıma. )

“Tanrım bize bir salıncak!
Çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri
Bir daha, bir daha, bir daha
Unutmak unutmak unutmak”, Edip Bey.

“Unutuşun o tunç kapısını zorlar”, Ahmet Muhip Bey. 

“Oğlun kızın olsun hele/Unutursun Mihribanım” Karakoç Bey.

***

Evin hizmetçi kızı, yıllardır eve gelip giden doktora aşıktır. Davul ve dengi. Hizmetçi kız, elinden gelenin en iyisini yapar: Sadece bekler. Ulaşma hırsına kapılmadan, bekler durur, bekler durur. (Belki de bunlar, benim ona yakıştırmalarımdır. Bunun bir önemi yok.) Evin esas kızı, bunu öğrendiğinde buna anlam veremez. (Zaten hikayelerin esas kızları beklemeye anlam veremezler.) “Ne olursa olsun gidip aşkını ona açmalısın. Çünkü bu belirsizlik iyi değil” der. Sonra kapıya yönelir. Çıkacakken geri döner: “Ya da söyleme. Belirsizlik ne kadar kötü olsa da içinde umut barındırır.*” Gider. Umut ve belirsizlik. Umut böyle bir şey mi? Arkamıza bakarak bırakın koşmayı, yürüyemeyiz bile. Kötü bir son, kendimizi kandırdığımız piç bir umutla beklemekten iyidir, bir bakıma. “Umudumuzun bittiği yerde inadımız başlar” diyor Yılmaz Bey. İnadımız da biterse ne olur? Bir şey olmaz. Çünkü inadımız bitmez. Belirsizlikleri yok ederiz, potansiyalimizin tamamıyla yol almak varken yüzde doksanına razı olmayız. Bilirsiniz, hayat bir bakıma güzeldir. Devinir devinir deviniriz. Akacak yatak yoksa yatak yapabiliriz. Adım atacak yol kalmaz ise adımlarımız yol yaratabilir. Korku, anlaşılmaz değil. Ama aşılmaz da değil. Takip edecek ayak izi olmadığında bu hep böyle olmuştur. Ne ilk ne sonuz.

***

Senin favori nimetin hangisidir sevgili okuyucu?

*Anton Çehov

“oxford yazıları (14)” üzerine 3 görüş

  1. Şükran duyduğum nimet kalbim ve zihnim, hayat ne zaman beni çok zorlayacak olsa önce kalbime sonra da kalbimden zihnime düşenlere kulak veriyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön