oxford yazıları (17)

“Oxford Yazıları” dizisi henüz fikir aşamasında iken, bazı haftalarda yazacak konu bulamaycağım kaygısını taşıyordum. Haftalar ve aylar ilerledikçe, tam tersini tecrübe ettim. Aklımda ve Evernote hesabımda, burada kalan vaktime sığmayacak kadar çok yazı başlığı var. Fakat Oxford Yazıları, buradaki öğrenciliğim bittiğinde (en azından MJur dönemi öğrenciliğim sona erdiğinde) son bulacak. Yani sadece birkaç yazı hakkım kaldı. O halde, tasarladığım başlıkların birçoğunu elemek, belki bazılarını bazıları ile birleştirip tek yazı halinde yazmak icap edecek.

Bu yazıda birçok şeyden bahsedilebilir. Mesela, önümüzdeki yıl için, şu an tamamlamak üzere olduğum MJur (Magister of Juris)’in devam programı olan MPhil (Magister of Philosophies) programından kabul aldım. Fakat henüz bursum yok; üstelik not ortalamsı şartını tutturabilmem şartı da cabası. Ve saire. Zaman neler gösterir. Ya da bir süredir Oxford’da yaşamadığımdan, Londra’ya taşındığımdan da bahsedebilirim. Yine de, Oxford’un adını kullandığım bu yazı dizisinde, Oxford’dan etraflıca bahsetmiş değilim. Açıkçası böyle bir amacım da olmadı. Fakat bu yazıda, biraz da üniversiteden bahsedeceğim.

Kabul almış bir öğrenci, Oxford Üniversitesine iki ayrı koldan bağlanır. İlk olarak eğitim göreceğiniz fakülte ile irtibat kurarsınız; hukuk fakültesi, gibi. İkinci olarak, bir koleje mensup olmanız gerekiyor; Hertford College, gibi. Size bir adet fakülte danışmanı, bir adet kolej danışmanı (advisor) atanır. Fakülte daha çok eğitim-öğretim işleri ve meselenin akademik yönü ile ilgilenirken, öğrencilerin “well-being”i ve eğitim-öğretim dışında neredeyse her mesele ile kolejiniz ilgilenir. Üstelik sadece öğrenciler değil, profesörler de birer koleje mensuptur. Hatta odaları çoğunlukla fakültelerde değil, mensup oldukları kolejlerdedir. Bu sistem, yalnızca Oxford ve Cambridge’de mevcut.

Halihazırda Oxford bünyesinde 30 tane kolej var. Her bir kolejin kendi iç teşkilatı, kendi (havalı/tarihi) binaları, kütüphaneleri, “dining hall”ları, öğrenciler için konaklama imkanları / evleri / yatakhaneleri, spor salonları, şapelleri, daha birçok sosyal ve kültürel imkanları var. Oldukça da zenginler. Bu haliyle Oxford şehri, 30 ayrı koleji ve bu kolejlerin binalarının / faaliyet alanlarının şehre yayılmasıyla, kocaman bir üniversiteyi andırıyor.

Magdalen College geyikleri

Kısacası, üniversiteye kabul süreciniz ile kolejlere kabul süreciniz ayrı ayrı ilerliyor. Her yere olduğu gibi kolej sistemine de sınıfsallık nüfuz etmiş. Bazıları diğerlerinden daha zengin / prestijli, bazıları daha çoğulcu. Bazı kolejler sol eğilimli, bazıları muhafazakar, ve saire. Üniversitenin 900 yıllık tarihinin meydana getirdiği bir miras, karmaşık gelenekler dizisi.

Oxford mezunu meşhur şahıslar, okudukları bölümlerden ziyade kolejleri ile anılırlar. Magdalen College’ın (ki kanaatimce, kolej mensubiyeti için dahi ilave sınav yapıyor olması, içinden geçen nehri, en önemlisi de bahçesinde serbestçe dolaşan geyikleri ile en prestijli kolejdir.) Oscar Wilde’ı, Balliol College’ın Aldous Huxley’i, Adam Smith’i (ilaveten Boris Johnson’u), Hertford College’ın Thomas Hobbes’ı, Exeter College’ın J.R.R. Tolkien’i, ve saire. ( Tolkien, Hobbit’i Pembroke College’da profesör iken yazdığı için, bir parça Pembroke’lu da diyebiliriz. Pembroke College’da ondan fazla kez bulundum. Tolkien ile bağını hiç bilmezken bile, burasını Hobbit köyüne benzetir dururdum. Küçük, şirin ve tarihi binacıklar, dar geçitler, köprücükler. Aceba ne kadar etkili olmuştur Tolkien üzerinde?)

Ben bir Hertford Kolejliyim. (Bittabi önce Ankara Kolejli, sonra Hertford Kolejliyim. Bu, bambaşka bir konu.) Oldukça tarihi bir kolej. Fakat 1282 yılında Elias de Hertford tarafından kurulduğunda, resmi manada bir kolej değil: “Hertford Hall”. Ama o zamanlar dahi Dining Hall’ü, kolej başkanı (Principal), kütüphanesi ve diğer imkanlarıyla bir kolejin sahip olduğu bütün unsurları barındırıyor.

Hertford College Dining Hall, öndeki ben

1314’de Richard of Wydesdale, Walter of Stapledon’a satıyor, 1370’de William of Wykeham araya giriyor… Birtakım isimler, olaylar, devirler, malikler, kiracılar. 1740 yılında Principal Newton, burayı resmi olarak “Hertford College” haline getiriyor. Ne var ki Exeter College’dan hırslı bir takım abinin “Hertford bizim toprağımızda. Kolej bizimdir” diye tutturması, bir kavganın da başlangıcı oluyor. Hertford’un parası bitiyor, bir ara Principal bulamıyor. Bu zor süreçte dağılıp toparlanıyor.

1913 yılında, Oxford’un simgelerinden meşhur “Bridge of Sighs” açılıyor. Kolejin iki ayrı yerleşkesini birbirine bağlayan bu köprü, halihazırda sadece kolejin ve üniversitenin değil, şehrin de simgesi. İnsanlar da Hertford Kolejden bahsederken, onu diğerlerinden ayırma ihtiyacı duyduklarında “the one with the bridge” diyorlar.

Bridge of Sighs ve ev arkadaşlarım

Köprüden her geçişimde aşağıda fotoğraf çektiren turistler, hayretle yukarıya bakıyor. (Oxford’a gelen her turist, Bridge of Sighs önünde muhakkak fotoğraf çektirir.)Esasında biraz girişkenlikle, aşağıdaki turistlerden bazılarını bu köprüye getirebilir, bu işten para kazanılabilirdim. Tabi ki bunu yapmadım. Ama bu fırsatın köprüden geçerken ara ara aklıma geldiğini de inkar edemem.

1965 yılında, Neil Tanner nam zâtın dokunuşu ile kolej başka bir atmosfere bürünüyor. Kabul komitesinde yer alan Neil Hoca, koleji daha ilerici, çoğulcu, farklılıklara azami saygı gösterilen bir yer haline getiriyor. Hertford bugün bile bu özellikler bakımında iftihar edilesi bir yer.

Bir de Simpkin var tabi ki. İngilizlerin, bilhassa Oxford’un, böyle şeyleri çok sevdiği aşikâr: Kedi Simpkin. Ama Simpkin, sadece bir kedi adı değil. 1960 yılından bu yana varlığını devam ettiren bir ünvan. Hertford’un her yerinde Simpkin’i tanıtan afişler görüyorsunuz. 60 yılından bu yana, her bir Simpkin’den sonra, bir başka Simpkin seçiliyor. Şu an bu makamda oturan kedi, IV. Simpkin.

IV. Simpkin

Kendisi, 2017 yılından bu yana bu postun sahibi. İÜHF kedileri kadar güzel olduğunu söyleyemem. Ama IV. Simpkinliğine diyecek bir sözüm yok. Allah ömrünü ve makamını, uzun ve hayırlı etsin.

***

Oxford eğitimi, üç sacayağından oluşuyor. Türkiye’de üniversitede anladığımız manada dersler, burada “Lecture”a tekabül ediyor: Yani bir profesörün, karşısındaki öğrenci grubuna bir şeyler anlatması, onların da dinlemesi, anlamazlarsa soru sorması faaliyeti. Fakat Lecture’lar, eğitim öğretimin en önemsiz parçası. O kadar ki, bazı derslerin bünyesinde hiç Lecture olmayabiliyo; en azından yükseklisans seviyesinde böyle. İkinci sacayağı, seminerler: Her ders kapsamında sene başında yayınlanan bir okuma listesi bulunuyor. Seminerlerde ders anlatılmıyor, yani benim alışageldiğim anlamda. Öğrencilerin, derse gelmeden önce o haftanın okuma listesinde yer alan makale / kitap / kitap bölümlerini okuyup gelmeleri (en azından önemli olanlarını okumaları, o da olmazsa göz gezdirip gelmeleri) isteniyor. Seminer boyunca o haftanın konuları etrafında tartışmaları bekleniyor; ders profesörünün gözetiminde. Bu, hiç de alışık olmadığım bir metot. Ama burada eğitimin bel kemiği, seminerler. Okulun daha tanıtım haftasından itibaren, okuma listelerini bitirmeye çalışmamanız, bunu asla hedef haline getirmemeniz gerektiği hususunda uyarılıyorsunuz. Sene başlayınca anlıyorsunuz ki, okuma listeleri, okunup bitirilmeleri için oluşturulmuyor. Hukuk fakültesi danışmanım Christopher Hare’ın deyimiyle, o haftanın konusuna ilişkin literatürde ne kadar tartışma, görüş, mevcut ne kadar kaynak var ise öğrencinin üzerine atılıyor. “Essential Readings” bölümlerini okuma zorunluluğu mahfuz; öğrenci, kendi merakına ve tercihlerine göre yapıyor okumalarını. Türkiye tornasından çıkmış bir beyin olarak, bu anlayışa alışma konusunda ne kadar çok zorlandığımı ifade edemem. 2000 yılından bu yana içinde büyüdüğüm anlayışın tam tersi. Bana öyle geliyor ki biz Türk öğrenciler, seçmeyi bilmiyoruz sevgili okur. “Lecture”a, tek yanlı okumaya, müfredatı bir dogma olarak kabul edip onun etrafında dans etmeye o kadar alışmışız ki, muhakeme eden yerlerimizi pas tutmuş. Bunu buraya gelince çok daha iyi anladım. Her neyse. Üçüncü sacayağımız ise “Tutorial”lar. Benim için okulu dayanılmaz derecede zor kılan kısım, Tutorial’lar oldu: Her dersin, bir dönemde toplamda 2-3 Tutorial’ı oluyor. Önceden ilan edilmiş bir konuda, mini bir makale yazmanız gerekiyor. Bunu, Tutorial’dan evvel hoca ile paylaşıyorsunuz. Daha sonra profesör ve iki-üç öğrenci, bu makaleler üzerinden birebir ders yapıyorsunuz. (Bir defasında, Tutorial arkadaşım derse gelmediği için Fikri Mülkiyet Hukuku Profesörü Robert Burrell ile birebir ders yapmak durumunda kalmıştım. Bir saat boyunca. Sevgili okur, İngilizceye dair bütün utangaçlığı, çekingenliği, böyle anlar yaşamadan önce tecrübe edip bitirmek, aşmak gerekiyor. Neticede çok stresli, çok faydalı 1 saat geçirmiş oldum.)

Lecture’lar ve seminerler tüm vaktinizi ve emeğinizi almaya yetiyorken, bir de Tutorial’ınız var ise, haftanız alt üst oluyor. Çünkü bir ders kapsamında o hafta Tutorial var diye seminerlere ara verilmiyor. Dahası, aynı haftaya iki bazen üç tutorial denk gelebiliyor: Yazmanız gereken 2-3 makalecik (ki her biri için iki gün emek vermek icap edebiliyor), sizden seminerler için okumanız beklenen yüzlerce bazen bini aşkın sayfa materyal… Bu sebepten ötürü dönemin beşinci-altıncı haftası, ortalama bir öğrenci yaşayan bir ölüye dönüşüyor. Hatta beşinci hafta depresyonu için özel bir terim bile var: “Fifth Week Blues”

***

Üniversite, kolejler, köprü, kedi, turistler. Lecture’lar, seminerler ve Tutorial’lar. Oxford, aşağı yukarı böyle bir yer sevgili okur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön