oxford yazıları (15)

Hilary döneminden bazı olaylar, bazı durumlar:

Oxford Şarkiyat Fakültesinde (“Oriental Studies”) lisans okuyan dostum Daniel, bir akşam beni arıyor: “Yarın sabah Şarkiyat bölümünde kahvaltı olacak. Türkçe hocalarımız düzenliyor ve Oxford çatısı altında Türkçe öğrenen öğrenciler toplanacak. Gelmek ister misin?” Oxford’ta Türkçe konuşan yabancılarla kahvaltı. İlginç bir deneyim olacağı kesin. Bu fırsatı kaçırmak olmaz. Haliyle diğer işlerimi erteliyorum.

Her bir koleji tarihten bir parça, 200-300 bazen 800-900 yıllık tarihi eser, (henüz izlemediğim ama şehir turizmindeki yerine bakınca ve anlatılanlara göre) Harry Potter serisinden bir film seti olan güzide okulum, garip bir şekilde Şarkiyat bölümüne alelade bir bina tahsis etmiş. Ashmolean Müzesi’nin arka sokağında, öylesine bir bina. Halbuki tam tersini, yani en otantik en tarihi yapının bu bölümün kullanımına verilmesini umardım. İlginç. Binanın üst katları, bir oda: On beş yirmi kişi, büyükçe bir masa. Masanın üzerinde yok yok, üstelik tamamı Türk usulü kahvaltılık ürünler. (İngiliz kahvaltısını hiç mi hiç beğenmedim. Sanırım kahvaltı geleneğimizle tereddütsüz iftihar edebiliriz.) Mutfağımıza iyiden iyiye meraklı bir öğrenci sağolsun, masada boyoz bile vardı. Bölümün Türkçe hocaları, iki Türk hanımefendi. O kadar iyiler, o kadar ilgililer ki, öğrencileri adeta kendilerine hayran bırakmışlar. Fakat asıl ilginci, odada hakim olan atmosferdi. “Tersine dünya” dedim kendi kendime. (Huzur içinde yat Orhan Kemal.) Her biri farklı seviyelerde Türkçe bilen ve konuşmaya çalışan, çeşit çeşit milletlerden öğrenciler. Gramer hataları, vurgu-tonlama yanlışlıkları ve sair. Tüm bunların ortasında ben: Olanca özgüveniyle ve anlaşılmak için bilhassa tane tane konuşan, tane tane konuşması sayesinde diksiyon kurallarına da harfiyen riayet eden (olağan Türkçe iletişimde bunları atlayabiliyoruz) bir Türk. Bu hissi çok sevdim. İnsanlarla konuştum, tanıştım, sakin sakin tartıştım. Sevgili okur, hiç kimsenin hiçbir gramer hatası kulağımı tırmalamadı. Hiçbirini içimden bir kez bile olsun ayıplamadım. Dilimizi konuşuyor olmalarından, bir yabancı ile İngilizce konuşmak zorunda olmadan, anamdan babamdan öğrendiğim gibi konuşabiliyor olmaktan çok memnun kaldığımı anımsıyorum. Eğer tersine dünyamız sadece bu odaya has olmasa idi, yani kendi dilim ekseninde dönen uluslararası bir sistemde var olabilseydim, içinde bulunacağım avantajlı konumu idrak etmiş oldum. Bu idrak ediş ne işe yarar? Kendimize zulmetmenin anlamsızlığına ulaştırabilir bizi sevgili okur. Başkasının dilinde, başkasının kuralları ile, yine onların memleketinde, halihazırda çoğunlukla onların yarattığı bir ilmi öğrenmeye çalışıyorsak, bu hususları birer birer aklımıza kazımak zorundayız. Herhangi bir komplekse kapılmak için değil elbette. Özgüven kaybı yaşamamak için.

İki şeyi vurgulamak istiyorum sevgili okur:  Bir gün yabancı bir dilde eğitim almak / yaşamak için yurtdışına çıkacak olursan, yahut Türkiye’de kalsan dahi, bir dili sadece öğrenmek için öğreniyorsan dahi, bu dili konuşmaya şimdiden başlamalı, dili kullanma imkanlarının hiçbirini es geçmemelisin. Rezil olmaksa rezil olmak, ne gerekiyorsa. (Zaten çoğunlukla ortada bir rezil olma durumu da yoktur, bu bir vehimdir, lüzumsuz bir korkudur.) İkincisi, başkalarının anadilinde başkaları ile rekabet etmen icap ederse, kendine haksızlık etmemeye dikkat etmelisin. Onlara sormak istediğin soruları, onların sana sordukları kadar açıklıkla ifade edemeyebilir, onlar kadar beliğ cümlelerden müteşekkil cevaplar veremeyebilirsin. Eşyanın doğası. Bir İngilizin, tersine dünyada, senin kadar güzel Türkçe düşünüp ifade edemiyor oluşundan ötürü kendini mutsuz addetmesi ne kadar rasyonel olurdu? Senin onların dilinde onlarla aynı sıralarda aynı eğitimi alıyor olman, başlıbaşına saygıdeğer bir iştir zaten. Bunu unutmamalısın. (Didaktik anlatı, son).

İlerleyen dakikalarda, orta yaşlarda bir beyefendi, mükemmel diyebileceğim Türkçesi ile dikkatimi çekiyor. Hemen yanaşıyor, kendisi ile tanışıyorum: Laurent Mignon. Oxford Şarkiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı olduğunu sonrasında öğreneceğim bu dünyanın en kibar ve mütevazı beyefendisi ile nelerden konuşmuyoruz ki… Tanzimat Dönemi Türk Şiiri, Divan Edebiyatı ve son büyük örnekleri, Atilla İlhan, Orhan Veli, İkinci Yeniciler ve özellikle Edip Bey, Asaf Halet Bey, Cengiz Aytmatov. Dergilerimiz; Varlık, Hece, ve saire… Konuştukça ve dinledikçe, kendisine olan hayranlığım artıyor. Esasında, Laurent hocanın engin tevazusunun kurbanı oluyorum. Nitekim Laurent Bey, kendisini sadece Türk Edebiyatı Hocası olarak tanıtıyor, Bilkent’te 9 yıl bu sıfatla ders verdiğini de ekleyerek. Herhalde bu bilgi ve ilgisi, buradan kaynaklı, diyorum. Müfredata hakim bir hoca, epey de okumuş olsa gerek, diyorum. Konuştuğumuz alanlardaki uzmanlığını, daha sonradan araştırınca öğreniyorum. Edebiyat öğretmeni sandığım beyefendi, Edebiyat Profesörü çıkıyor. Hem de oldukça yetkin eserler vermiş, kendini ispatlamış bir profesör. Her neyse. Muhabbetimiz ilerliyor ve bir aralık “Durun size kitap hediye edeyim” deyip kahvaltı salonundan ayrılıyor. Biraz sonra elinde 2 kitap ile geliyor. Kendi 2 kitabı: “Edebiyatın Sınırlarında: Türkçe Edebiyat, Gürcistan ve Cengiz Aytmatov’a dair” ve “Ana Metne Taşınan Dipnotlar”. Beni kırmayıp, bunları imzalamayı da ihmal etmiyor tabi ki.

Evdekilere selam

Bereket ki ben de dostum Daniel’e vermek üzere Etki Dergi nüshalarını taşıyordum çantamda. Ben de Laurent Hocanın bu güzel jestine karşılık, Etki’nin elimdeki bir sayısını imazalayıp kendisine hediye ediyorum. Üstelik ilerleyen sayılarda yazar olarak bize katılacağı yönünde de kendisinden söz alıyorum.

Laurent Mignon ve ben

***

Bu iki sıradışı arkadaşlığı ilerletmek isterdim elbet. Bilhassa Laurent Hocam ile daha çok oturmak, konuşmak, ondan olabildiğince istifade etmek isterdim. Korona sonrasına kalan bir başka plan, diyelim.

Hafta başlarında, Oxford Union’dan (Union’un neliği nasıllığı, bir başka yazının konusu) gelen maili kontrol ediyor, ilgimi çeken bir tartışma/panel görürsem ajandama ekliyorum. İlerleyen haftalarda, bir etkinlik dikkatimi çekiyor: Uygur Türkleri Paneli (“Uyghur People: Voices of the Forgotten”). Yukarıda bahsettiğim kahvaltıda tanıştığım Uygur Türkü bir araştırma görevlisini de bu panele davet ediyorum. Fakat mailime zamanında dönmüyor. Panelde, Şarkiyat Bölümü Türkçe hocalarımızla karşılaşıyorum. “A. ile gelecektim ama mail’ime dönmedi hocam” diyorum, “Bu tarz etkinliklere gelmekten çekinebiliyorlar, malum” diyor. “Malum” kısmına tam anlam veremesem de kafa sallıyorum. (Sonraları, bu gibi etkinliklerin Çin hükümetince takip edilip, katılanların fişlenmesi ve Uygur Özerk Bölgesinde geride kalan aile üyelerine zarar gelmesi korkusundan kaynaklandığını öğreniyorum.) Panel. 1989 yılından beri sürgünde olan Uygur Türkü aktivistler. Sürgündeki direnişçiler. Amerika Temsilcisi (avukat), İngiltere Temsilcisi (kendini Uygur kültürel eserlerini koruma altına almaya adamış ses sanatçısı bir hanımefendi), Almanya temsilcisi ve bir diğer temsilci. Burada Çin zulmünü anlatacak değilim, zaten pek bilgi sahibi olduğum da söylenemez. Benim dikkatimi çeken, konuşmacıların anlattıkları anekdotlardan gözüme çarpan şey, yaptıkları işlere hakim olan özgüvendi. Çünkü yıllardır yaşadıkları ülkelerin vatandaşlıklarını elde etmişlerdi ve bunun sağladığı diplomatik koruma ile davaları için özgürce mücadele ediyorlardı. Tuhaf. (Türk pasapartu ile Doğu’da-Batı’da sınır kontrollerinde yaşadığım sorunlar, yani pasaportumuzun yarattığı önyargı, bambaşka bir tartışma konusu.) Panelin sonunda, konuşmacılardan Nury Turkel Bey “Hadi tüm Uygur Türkleri olarak fotoğraf çekilelim, isteyen diğerleri de katılabilir tabi ki” diyor, “Hocam Türkiye Türkü sayılmaz mı” diye şaka yapıyorum. Yanıma yaklaşıp, en başından beri anlamadığım hususu açıklıyor: Bundan sonraki hayatında Çin’e girmek istiyorsan, Çin bağlantılı bir işte çalışmak istiyorsan, bizimle aynı karede yer almaman daha iyi olur, diyor. Panel konuşmacılarının, Çin Hükumetinin terörist listesinde yer alan isimler olduğunu, üstelik üst sıralarda yer aldıklarını öğreniyorum. Tabi ki bu sebeple fotoğraf çekilmemeyi kabul etmiyor, yerimi alıyorum.

***

Oxford Kolejlerinde, “Formal Dinner” adı verilen akşam organizasyonları vardır. Yemek tarihleri evvelinde ilan edilir, parasını da önceden ödemek suretiyle kişi başı ortalama 10’ar pound mukabilinde üç kişiye kadar yer ayırabilirsiniz. “Formal’a davet etmek”, üniversitede bir gelenek. Neticede Oxford, onlarca kolejden müteşekkil bir üniversite. Hepsini gezmeniz, hepsinde ayrı ayrı vakit geçirmeniz pek mümkün değil; fakat hemen hemen her kolejden arkadaşınız olur zamanla. Formal davetleri sayesinde, olağan Oxford hayatınızda birlikte pek vakit geçiremediğiniz – ki genelde kimseyle vakit geçirmeye vaktiniz kalmaz- insanları tanıma fırsatı elde eder, karşı davette ise siz aynı arkadaşınızın kolejine gidersiniz. Böyle böyle hem insanları daha yakından tanır, hem de diğer kolejleri gezmiş olursunuz. Dahası, davet edeceğiniz iki kişi, Oxford öğrencisi olmak zorunda da değildir. Yani bu vesileyle eşinizi dostunuzu da Oxford’ta ağırlayabilirsiniz .

Üstelik “Formal”lar, çok ayrıcalıklı ve şatafatlı etkinlikler. Ev sahipleri için, Oxford resmi kıyafeti ile katılmak, ön şart. Misafirler içinse tercihe bağlı. Kolejlerin yemek salonları, Barry Lyndon filminden sahneleri anımsatan, şamdanlarda aydınlatılan, Rönesans dönemi ruhunu teneffüs edebileceğiniz, oldukça tarhî ve bir bakıma lüks binalar. Mesela Harry Potter yemekhane sahneleri, Christ Church Koleji yemekhanesinde çekilmiş. Ben, Hertford Koleji mensubu olarak Thomas Hobbes ile aynı kolejden olmakla müftehirim. Yemekhanemizin duvarlarını Hobbes’un ve diğer meşhur kolej mensuplarının portleleri süsler. Aynı koleji ve mekanları paylaşmaktan kıvanç duyarız. Bu bilgiler ve formal dinner’ların şatafatı ne işe yarar? Ben, bu tarihi kişisel olarak tecrübe etmekle; yani etrafı temaşa ederek, vecd içinde yemeklerimi yemekle yetindim. Çok sonraları öğrendim ki, çok istisnai olmakla birlikte bazı öğencilerin, üniversitenin ve kolejlerin turistik cazibesinden istifade ederek, yüzlerce pound’a sattıkları oluyormuş Formal biletlerini. İki turiste bilet satıp, mihmandarları olarak onları kolejinizin Formal’ına davet ediyorsunuz. Aklıma gelse idi yapar mıydım? Sanırım bu girişimciliği ve cesareti kendimde bulamazdım. Michaelmas Döneminde pek istifade edemediğim bu imkandan, Hilary Döneminde sonuna kadar yararlandım. O hafta için ayırdığım bütçeden, harcamadığım tüm parayı Formal biletlerine harcıyor, BCL/MJur’dan arkadaşlarımı Formal’a davet ediyor, sonrasında da onların kolejlerindeki Formal’lara gidiyordum.

Korona günlerinden bakınca uzak birer hatıra olan bu yemekler, Hilary Döneminde yaptığım en iyi şey olabilir.

(P.s.: “Formal Dinner” tabirini, bilinçli olarak tercüme etmedim.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön