oxford yazıları (2)

Alışkanlıklar önem arz ediyor; hem bireysel, hem de kitlesel anlamda. Zamana karşı varlığının hakkını vermiş bir alışkanlık, bireyi ve kitleyi dönüştürebiliyor, yedisinde de yetmişinde de. Sistemler. Esasında bireyler de birer sistemdir. Sistemler kendi kendilerini geliştirebilirler; iyi alışkanlıklar ve iyi birlikteliklerle. Bana öyle geliyor ki, bize her şeyden daha fazla iyi alışkanlıklar gerek. Peki büyük sistemler, mesela bir devlet, bir ulus? Büyük sistemler nasıl iyi alışkanlık edinebilir, kendini nasıl geliştirebilir?  Birçok alana ilgi duyuyor olsam da, beni esas olarak eğitim ilgilendiriyor. Zaten ekonomi yahut politikaya dair görüş bildirmeye yetecek bilgelikten mahrumum, henüz. Devlet demiştik, evet. Ve eğitim. Kutsanmaya layık olan sonuç değil süreçtir. İlerlemeye övgü. Ode to progression.  Sistemden bunu çıkarsamaz iseniz, kimse zahmet edip de kulağınıza eğilip bunu fısıldamayacak. Zaten pek çok insan da bundan habersiz, bir ilüzyona aldanarak sürdürecek varlığını. Tüm eğitim sistemi sonuç üzerine tesis edilmişken, aksi düşünülebilir mi? Bittabi, ama bireysel anlamda. Zaten birey toplumdur. İyi toplum iyi bireylerdir.  Böyle.


İlk hafta, “induction week” olarak adlandırılan -1 haftası . Bir araya gelişler. Resepsiyonlar. Akşamları pub. Herkesin herkesle tanışması. İnsanların alanlarının en iyileri olmalarını zaten bekliyordum. Ama ortalama BCL/MJur öğrencisinin bu kadar düzgün/kibar/alçakgönüllü olmasını beklemiyordum. (Common Law geçmişi olan öğrenciler için, programın adı BCL, Bachelor of Civil Law. Bizim gibi Kıta Avrupası geçmişliler için ise MJur, yani Magister Juris.) Nezaket. Ortak nokta, ortak dil nezaket. İnsanoğlu, bir başkasına mesafe koyabilir, onu sevmeyebilir hatta düşmanı belleyebilir; ama nezakete karşı silahı yok. Bir de, herkesin her konuda çok yardımcı olması. Yazın yollamam gereken bir formu yollamadığım için (birbiri ardına pek çok form istenmiştim; her biri en az 160 tl kargo parası. Sonuncu seferde, ne olursa olsun artık yollamıyorum demiştim. Meğerse en önemli form, her şeyin birbirine bağlı olduğu belge bu imiş. Şimdi uğraşıyorum. Kendi düşen.) Tamamen benim hatam. Ama hangi görevliye gitsem, hangi odaya girsem insanlar masalarında kalkıp yanıma geliyor, beni dinliyor ve bana yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bir de özür diliyor Marianne hanım, öğrenci kartım henüz hazır olmadığı için. Hatanın bende olduğunu bilmesine rağmen.


Derslerini tanıtma amacıyla birer birer hocalar çıkıyor, bir şeyler anlatıyorlar. Dekan. “Siz dünyanın kaymağısınız, nereden biliyorum? Çünkü hepinizi ben seçtim”. Gülüşmeler. O iş o kadar kolay olmasa gerek Dekan Bey. Bir başkası: “Her istediğinizde, her sorununuzda mail atmaktan geri durmayın. Tereddüt etmeyin.” Bir başkası: “Vaktimi biraz aştım. İyisi mi haydi kahveye çıkın, sorusu olan mail atsın. Derhal cevaplayayım.” Bir başkası: “Her saat mail atabilirsiniz. Bu da atılır mı demeyin, atın. Cevaplarız” Kütüphane tanıtımı: “ Bu masada sürekli iki kişi olacak. Tek işleri size yardım etmek. Her istediğinizde danışmaktan çekinmeyin”. İÜHF aklıma geliyor. Böyle de olabilirdi, evet olabiliyormuş işte. Ne kadar ufak nüanslar (bu kelime çok sevimsiz).  Zaten böyledir. Evet.

Fakülte danışmanımla birebir görüşmemizde, kolej sistemini anlamadığımdan dert yanıyorum. “İşin açığı” diyor, “saçma bir sistem. Ama o kadar uzun zamandır uygulanıyor ve kökleşmiş bir sistem ki kimse değiştirmeye kalkışamıyor” Ox-bridge kolejlerinin malvarlığı toplamda 21 milyar pound’u aşıyor. Ağır taşlar. İncir ağacını ha deyince sökemezsiniz; ocağınıza tehdit de olsa. Sistemler. Oxford da olsanız, büyük bir sistemin kendini geliştirmesi kolay olmuyor. Kusuruyla yuvarlanıp gidiyor. Sistem. Birey. Bu işin doğrusu nedir? Sanırım bireyden, atomdan, evden, ilkokuldan yahut anasınıfından, yani her şeyin en başından, ilk düğmeden başlamak. Twitter’da birisi, ellerinden telefonu düşürmeyen gençlere veryansın etmişti. Komedi. Ya da trajedi: Seksen milyon kişi maç izliyoruz, birkaç sıfır geriye düşmüşüz. Birisi çıkıp maç skorunun yazılı olduğu tabelaya bağırıp çağırıyor. Niye? Ya direktöre fatura kesecek cesaretten yoksun (korkak); yahut bunu görecek bilgelikten (birçok şey denilebilir).  Sonuca değil, sebebe kızılır; bir şeyleri değiştirme, yani yapıcı-eleştirme derdiniz varsa eğer. Vaaz veriyorsanız, o size kalmış. Yerinizi pekiştirmek için akılcı bir duruş, şark kurnazlığına yakışır bir çözüm. Cesaret. Godard. “Gerçeğin aydınlığına doğru ilerleyin yılmadan. Korkaklar ve ahmaklar geri çekilsin işimiz var.” Bu kadar. Lafın tamamı aptala anlatılır.


Yağmur çiseliyor. Kara kış başlamadı ama nasıl olacağını az çok kestiriyorum. Şemsiyemle el ele yürüyoruz. Şimdi diner deyip yormuyorum onu; biraz ıslananca açıyorum.  Az sonra duruyor, bu kez de fark etmiyorum hep böyle ya ıslanıyorum ya takip edemiyorum. Ya geç ya erken.  “The man and his mission: On Gandhi”. Eski bir kolej şapeli. Ardından 5 profesörün ortasında kaldığım yemek. Bu insanlara bu açık fikirliliği veren esas etkenin maddi rahatlık olduğunu düşünürken, bankacılıktan taa siyaset felsefesine uzanan kariyeriyle bir beyefendinin hayatını dinleyince, geri adım attım. “Japonya’da idim. Oradan Gandi etkinliğinde tanıştığım birisinden borç alıp Amerika’ya gittim. Birkaç yıl sonra Moskova’da…” Bu insanların motivasyonu nedir? Nedir? Sistem mi? Sistem nedir? Ne Yirmisekiz Mehmet Çelebiyim, ne de Koçi Bey. Ne var ki içinde memleket meselelerine karşı biraz ilgi taşıyıp da buralara gelen her Türkün 300-400 yıldır duyduğu şeylerden bir parça duyuyorum. Sezgi. Adını koyup dile getirebilseydim ilerici bir hareket olabilirdi; ama bunu yapmaya çok daha yetkin insanlar var ve yapıyorlar zaten. BCL/MJur öğrencileri. Amenna çok iyiler, çok başarılı ve kibarlar, tamam. Ama kendi arkadaşlarımı düşünüyorum; en az bu kalibrede bir dolu arkadaşım var memlekette. Yol gösterenlerimden, kendisi bir Cambridge mezunu Tuba Topçuoğlu’nun dediklerini düşünüyorum: “ Orada kaldıkça, bizim öğrencilerimizin ne kadar kaliteli olduğunu fark edeceksin”. Nezaketen ve öylesine söylediğini sandığım bu cümleye daha şimdiden hak vermeye başladım sanırım. Havadan üfürüyor olmamak adına burada kesmeli ve tecrübe etmeye devam etmeliyim. Belki sezgiden öte geçer, ayakları yere basan analizler yapabilirim. (Ya da muhtemelen, bu bahis burada kalır)


0 (“sıfır”) haftası. Etkinlikler. Giriş dersleri. Oxford kocaman bir hücre gibi işleyip duruyor. Öğrenci Kulüpleri. Yüzüklerin Efendisi Topluluğu, Doctor Who Topluluğu. Çay Topluluğu. Eşcinsel Farkındalık, Kadın Hakları, Yapay Zeka Toplulukları. Aklımıza gelebilecek her konuda topluluk, her konuda üniversite desteği. Hatıra. Geçen seneler. İÜHF’de dergi basıyoruz; tabi ki de kendi paramızla. Velinimetim Murat dergileri pencere pervazlarına, amfilere bırakıyor; arkasından güvenlik görevlisi bunları alıp çöpe atıyor. Onun da arkasından ben çöpten aldığım dergileri tekrardan yerlerine koyuyorum. Hatıra.Ön kantinde stant açıyoruz. Ben Murat İbrahim. Bir takım rahatsız adamlar bizi videoya alıyor. Çok daha iyisini yapabiliriz. Değişim bir günde gerçekleşmez ama bir gün değişmeye başlamak gerekiyor. Çok daha iyisini yapabiliriz. Çok daha iyisini. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum. Cihan, eski GS Hukuk birincisi. Zeynep, geçen yıl Bilkent Hukuk birincisi. Doruk, bu yıl Bilkent Hukuk birincisi. Bora, bu yıl GS Hukuk birincisi. Nergis, Bahçeşehir Hukuk birincisi. İşte buradalar. Kimsenin umrunda olduğunu sanmadığım bu bir araya geliş, bu tesadüf üzerine sürekli düşünüyorum. Bu insanları ülkeye geri döndürmek için, onlara fedakarlıktan başka sunacak bir şeyimiz var mı?Bir insan kolay yetişmiyor. Bir insan kolay yetişmiyor. Ama çok kolay harcanıyor. Ah ki Şark. Şarksın.


Tez için yazıp teslim ettiğim “Research Proposal”ım reddedildi. “Kapsam çok geniş. Altından kalkamazsın. Buradan dört tez konusu çıkar. Kapsamı ayarlayamamışsın. Buna research proposal da denemez zaten.” Haklısınız. 2000 yılından bu yana tam zamanlı öğrenciyim; böyle bir şeyi ilk kez duydum zaten. Olsun. Bir daha. Günlükler. Olayları rapor etmemeliyim artık. Amaca (varsa) uygun hissettirmiyor. Ne Mehmet Çelebi, ne Koçi Bey. Sokak. Fikir: Cennet belirliliktir. Ama rasyonellik değildir, umarım. Burada her şey çok rasyonel. Kaldığım odanın 6 haneli kodunu haritalara yazınca evimin yolu çıkıyor. Fikir: İstanbul. Benim irrasyonel şehrim. Her sokağının DNA’sı bambaşka. Adres bulmak bile keskin bir sezgi gerektirir. Sana olan hayranlığımı hiç bir yer gideremeyecek. Yol boyunca elma ağaçları. Burada elmaları toplamıyorlar. Hepsi israf oluyor. Tam da bunları düşünürken, önüme 3 elma düşüyor. “Gökten 3 elma düştü..” deyip kendi kendime gülüyorum. Şükür. Sokaklarda pek insan yok. İster gül ister ağla.

“oxford yazıları (2)” üzerine 2 görüş

  1. Yazmak ve paylasabilmek, yasanmisliklari bir kumbaranin icinde biriktirirken tek derdinin kumbaranin ici olmayip kumbaranin anahtarini da paylasabilmek. Ali bey in gunluk tadinda yazmis oldugu bu seri cok manalı tespitler yaptigi gibi, insanin dusunce ufkunu genisletirken ayni zamanda insani alip ingiltere nin yagmurlu sokaklarinda sicak bir seyahate de cikariyor. Kaleminize saglik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön