Her şeyi kitaplardan öğrenemeyiz. Sadece tecrübe ederken öğrenilen şeyler, hiç de az değil hayatta. Bireyi biricik yapan şeyler. “Geride bıraktıklarımız” demiştik. Bu doğru; ama bundan çokça bahsettik zaten. Geçelim, bunu da geride bırakalım. Başka nedir? “Yaşamak” olabilir. Düpedüz yaşamak. Kaç kişi yaşar? “Bilmeye cüret et” diyor (‘sapere aude’). Diyorum ki bildiğini yaşamaya, bilmediğini yaşayarak öğrenmeye de cüret et. (Gördüğün gibi sevgili okur. Dilimiz slogan zeminine kaymaya meyilli. Yüzeysellik tutkusu? Belki de tembellik. Hem zaten insan neden deneme yazmak ister?) Yaşamaya cüret etmek. Gitmeyi göze almak. Sevmeyi, sevilmeyi. Dahası sevilmemeyi, hatta nefret edilmeyi. Korkak addedilmeyi. Santim santim ölçüp biçerek, çokça emeklerden kurduğun yapıyı bir nebzede yıkmaya, ya da yıkılışını çaresizce izlemeye tahammül etmeyi, sebat etmeyi, ve sair. Bilmek ne işe yarar sevgili okur? Hayata karışmadıktan, yaşamaktan düpediz korktuktan sonra, neye yarar? İşte öyle. Yaşayarak öğrenilen şeyleri kitaplarda aramak beyhude geliyor.
Düşünüşümün, yaşayışıma yön verdiğini sanıyorum (Bu akıllıca olurdu). Ya da düşünüşüm, yaşayışımın kılıfı halini almış olmasın? Önce yaşayıp, sonra onu anlamlandırmaya çalışmak (Bu çok acı olurdu). Şimdilik ayırt edemiyorum. Bunu da yaşayarak, tecrübe ederek öğreneceğim. (Descartes’in ‘Metot Üzerine Konuşma’sında yazdıklarını düşünüyorum: ‘…Bu nedenle, yaşım öğretmenlerime bağımlılıktan çıkmama elverir olunca bilimsel araştırmaları tümüyle bıraktım. Kendimde ya da dünyanın koca kitabında bulunabilecek olandan daha başka bir bilim aramamaya karar vererek gençliğimin geri kalanını yolculuk yaparak, çeşitli mizaç ve koşullarda insanlarla görüşerek… geçirdim.’ Ya da Gide’nin Dünya nimetlerini bitirdiği pasajı: ‘Nathanael, şimdi kitabımı at. Sıyrıl ondan… Senin gerçeğini bir başkasının bulabileceğini sanma; her şeyden çok bundan utan… Yaşam karşısında binlerce tutumdan biri olduğunu düşün onun. Kendi tutumunu ara.’)
Londra yazıları nedir? Belli bir disiplin etrafında yazmanın verdiği kıvancı, dönüştürücülüğü sürdürme çabası. Nitekim Oxford Yazıları, orada geçirdiğim aşağı-yukarı bir yılda yaptığım en iyi şey oldu. Yazdıkça kendimi tanıdım, tanıdıkça yazdım. Yazdığım her deneme, o dönem içerisinde bulunduğum hisleniş biçimlerini, olaylara bakış açımı özenle saklayan birer konserve oldu. Kaybolup gitmediler; ki bu az şey değil. İşte yine trendeyim. Bu kez Oxford’dan dönüyorum. Ev arkadaşım Danny’ye bıraktığım Düldül’ü, vefalı yol arkadaşımı aldım, geri dönüyorum. (İki Ekim, bu manada bir dönemin başlangıcı olsun istiyorum. Çünkü İki Ekimin muhakkak günler içinde bir yeri vardır.) Başka? Yazmayı göze almak istiyorum. Çünkü sadece yazarak öğrendiğim şeyler var. Dahası, bizatihi yazmak yazmamaktan iyidir. (Bu neviden her cümleye peşin hükümle ‘slogan’ deyip burun kıvırmamalı. Yoksa ‘prensip’ ve ‘slogan’ arasındaki farkları kaçırmış oluruz.)
Bir devrin sonu, bir diğerinin başlangıcı. Neler öğrendik? Liz Fisher üstatla birlikte çevre sorunları ve çevre hukukunun hukuki veçhelerini, temel prensiplere hukuk insanı bakış açısından bakmayı öğrendik. Sonra başka üstatlar, başka hususlar. Patent, marka, telif hakları. Biraz Rekabet hukuku. Biraz Data. Böyle. Ama bilmek tek başına neye yarar ki? Bu çağda, hangi bilgi, hangi eğitim kurumun tekelinde kalabilir? Eminim, elde edeceğimiz bilgi birikimi, sunulacağınız materyaller bakımından herhangi bir üniversite ile (muhakkak Avrupa’dakileri kast ediyorum) Oxford arasında çok ufak farklar kalmıştır. Fark, daha başka yerlerde. Böyle. Oxford’dan almam gereken ufku aldığımı sanıyorum (En azından, geçtiğimiz yıl ben’inin alabileceği kadarını.) Bireyin yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösterildim, gördüm. Bunu yeterli buluyorum.
Geçtiğimiz beş ay boyunca sadece istediğim şeyleri yapadurdum. Beş aylık demlenme evresi. Geçici ikametim(iz) Croydon’da, Croydon ormanında yürüdüm. Hayatımın tam göbeğinde yer edinecek kararları, azar azar biriktirerek, enine boyuna düşünerek aldım. Acele etmeden, muhakkak kendime, o iç sese kulak vererek.

Başka? B, O ve Ö ile beraber gezilere çıktım. Edinburgh’da, Glasgow’da, Bath’de yürüdüm. Güney kıyıları’nda yüzdüm, Dover’de kiraz bahçelerini, çilek tarlalarını gezdim. Yürüdüm, koştum, durdum. Ve saire. Bazı anlar oldu, sanıyorum Andre Gide’ye Dünya Nimetleri’ni yazdıran hislerle hislendim. (Beyazıt-Sultanahmet-Gülhane-Sirkeci-Karaköy güzergahımda da, tam Galata Köprüsü üzerinde iken kenimi Oktay Akbal gibi hissederdim. Şevk içinde bir gözlemci. Baktıklarına, onları içer gibi bakan bir seyyah. Her şeye, sanki ona ilk kez bakıyor gibi, geveze bir kedi şaşkınlığı içinde bakan bir tuhaflık.) Ve çokça düşündüm. İsteklerim üzerine. Zayıf yanlarım, güçlü yanlarım. Hayatta yapmak istediklerim. Yol arkadaşlarım, uzak durmak istediklerim. Artık hayatımda daha az insan var. Oxford’dan mı daha çok şey öğrendim, Oxford sonrası bu düşünme sürecinden mi? Bilemiyorum. Ne var ki kimse bize “yahu sen biraz Gide gibi hissededur, bu arada da oku yaz çiz; biz senin asgari yaşam giderlerini temin ederiz. Lafı mı olur.” demediği için, ister istemez hayatın (daha önce tanımadığım)bir yönü ile tanıştım: Para kazanma zorunluluğu. Ders kitaplarında pek bunlardan bahsetmiyorlar. Bereket ki romanlar var.

Öncelikle yarı-zamanlı bir işe girdim. Bir fin-tech start-up’ında, hukuk departmanında çalıştım; start-up’ta çalışmanın nimetlerinden yararlandım. Kurumsallaşmış bir yapıda yüzyüze gelmem mümkün olmayacak insanlarla ve sorunlarla, hukuki danışman sıfatımla muhatap olabildim. Dil bariyerinin üzerine yürüdüm-yürüyorum. İsteyerek değil; çaresizce. Ama şu an, herhangi bir çekince hissetmeksizin, herhangi bir insanla herhangi bir konu üzerinde konuşabiliyorum. Bilgi seviyemde bir değişiklik oldu mu? O kadar da değil. Fakat bu dil içinde yaşamaya alıştım. Kendimi aptal yerine koymaya kadar varan (istemsiz) girişimlerim oldu. Çekinerek, çekinmeden. Korkarak, hiç korkmadan. İşte bir örnek daha: Konuşmayı, yalnızca konuşarak öğrenebiliriz. İşin diğer boyutu: Yabancı dile elimi eteğimi kaptırdıkça, konuşma ve daha önemlisi yazı üslubumu eskisi gibi muhafaza edemediğimi gördüm. Çareyi, (diğerlerinin yanında) düzenli olarak Refik Halid okumakta buldum. Bence insan, bir cümleyi nasıl kuracağına karar verirken şöyle düşünmeli: Refik Halid, bu cümleyi nasıl karşılardı? Ya da bizzat kendisi kursa idi, bu cümleyi böyle mi kurardı? Bunu saçma mı buluyorsun sevgili okur? Oysa bu düşünce, bu yazıda okuduğun en tartışmasız doğru olsa gerek.
En nihayetinde Croydon defteri kapandı, yepyeni bir defter açıldı: Wimbledon’daki saadet yuvamız. Sevgili okur, tahmin edebileceğin üzere, bir masam, bir de iyi/kötü bir miktar yeşil görebileceğim manzaram var. Arka bahçemizin hemen ötesinden tren geçiyor. Eğer o an masamda isem, muhakkak gelip geçen trenlere el sallıyorum. Başlangıçta şöyle düşünüyordum: O hattı düzenli olarak kullanan insanların aklında, bu ısrarım sayesinde bir süre sonra “Raynes Park durağı civarında el sallayan birisi” olarak kalabilirim. Ne var ki gerçeklik öyle olmadı: O kadar az insan dışarıya bakıyor ki, böyle bir iz bırakabilmem, bu toprakta gide gele kendi ayak izimle bir patika çizebilmem pek de mümkün gözükmüyor. Arada sırada gözü bana ilişen yolcular da, ne olduğuna anlam vermeye çalışmadan telefonlarına bakmaya geri koyuluveriyorlar. Kafamdaki dünyanın akıp giden dünyayla bir diğer uyumsuzluğu.
Oxford MPhil programına devam etmedim. Bunun yerine, GDL eğitimi almaya başladım: GDL, bizim gibi ‘civil law’ geleneğinden gelen hukukçular için, hukuk pratiğine atılmadan önce tamamlanması gereken değişim programı. Avukatlık yapmak istiyor muyum? Bunu zaman gösterecek. Biraz işin içine girmeden, sadece kuru bir tahminde bulunabilirim. Hiç olmazsa, bu eğitim sayesinde İngiliz hukuk sistemini, common Law- civil Law farklarını adamakıllı öğrenebileceğimi görüyorum. Evet, böyle düşünüyorum. İyi-kötü geçinebiliyor, bir şekilde okul taksitlerini ödeyebiliyorum. Gündüzleri iş. Akşamları üniversite. Düşünceler, tasarılar, atılımlar. Yapmalar ve yıkmalar.
Zaman çok şey alır, çok şey verir sevgili okur. Düşünmek güzel. Ama hareket haline gelmediğinde, bireyi tembelliğe süren bir yanı da var düşüncenin. Praksis. Hayatın garip bir vilcesi: Bana öyle geliyor ki düşünce insanları, gündelik işlere/olayların pratiğe bakan yönlerine eğilmeyi gereksiz buluyorlar. Haliyle, siyasete/hayatın günlük akışına yön veren insanlar da düşünce insanlarından çıkmıyor. Ne istiyorum? Hayatın biraz da pratik yanını görmek istiyorum. Kendimi, kendimin bile farkında olmadığım yanlarımı bu yolla daha etraflıca anlamak istiyorum. Kendi üzerime biraz da bu açıdan yürümek istiyorum.
Bir şeyleri bilmenin değeri nedir ki sevgili okur? Her şey öğrenerek mi öğrenilir? Ya sadece yaşayarak öğrenilen şeyler? “Knowledge” ayrı şey, “Information” ayrı şey. Bunun üzerine de tartışırız bir vakit. Şimdilik kalabilir.