KAYGI*

-Orada mısın? Orada mısın?

 

İyi gidiyor diyebilirim. Burada kendime oldukça iyi bakıyorlar, benden çok daha iyi. Dediğin gibi, insanın alışamayacağı hiçbir şey yoktur. İki durumun arasına yeterince zaman girmeyegörsün, ikinci durum da birinci kadar olağan ve durağan hissettirmeye başlıyor. Olağan ve durağan hissediyorum. Üzünç, yaşanmış günlerin ardına çektiğim bir perdenin ardında, istediğim vakit çağırabileceğim bir evcil hayvan gibi. Ya da çok eskiden okuduğum bir kitabın kahramanının başından geçmiş, yer yer unuttuğum, yeterince konsantre olduğum zaman hatırımda canlanabilen olaylar dizisi. Bu kadar. Sadece istediğim zaman çağırıyorum onu. Dahası, eskisi kadar yalnız da değilim. Evet, hiç de değilim: Bugün sana Radi’den bahsedeceğim, yeni dostum Radi’den. Sıkıldığın yerde anlatımı bölebilirsin.

 

Radi ile tanışmamız dahi, bu tanışıklığın arkadaşlıktan öteye geçeceğini gösterir cinsten. Günün her zamanki saatlerinde aynı yerimdeydim. Bahçenin ana binaya uzak köşesinde, sırtımı heykele yaslamış, günlüğüme bir şeyler karalıyordum. Kamburum dışarıda, başımın gölgesi günlüğü kaplayacak kadar deftere eğilmiş vaziyette; senin “Kör olacaksın, biraz dik dursana” dediğin oturuştaydım yani. Defterin üzerine, büyüyerek yaklaşan, yaklaştıkça koyulaşan bir başka başın gölgesini fark ettim. “Oturabilir miyim?” Oturdu da.

 

-Okuyabilir miyim?

-…? Başkasının günlüğü okunmaz ki?

-Hadi ya… Niye yazıyorsun o zaman?

-Yazmak, yazmamaktan iyidir çünkü.

-İlginçmiş. Bence elinde olsa yazmazdın. Neyse. Hadi tanıştığımıza memnun olalım. Ben Radi.

 

Tavırları hoşuma gitmedi. İnsan, bir başka insanla ilk temasında utangaç olmalıdır çünkü. Radi, alabildiğine cüretkardı. Cebinden katlanmış birkaç kağıt parçası çıkardı. “Bak bunlar da benim yazdıklarım. Senin aksine ben bunları okunmaları için yazdım, yazmıştım.” Kağıtları kucağıma bıraktı. “İşte bu da son hikayem.” Kendinden emin bir halde, iki elimle sarıldığım günlüğümü bileklerimden kurtardı. Bu fazlaydı işte. Defteri ellerinin arasına aldı:

-Yarın yine burada buluşalım. İstersen senin için bir değerlendirme de yapabilirim: Günlük değerlendirmesi. İlginç değil mi? Sen de hikayeyi okur gelirsin. Konuşacak bir şeyler edinmiş oluruz. Burada bunlara ihtiyaç duyuyor insan. Malum, herkesle her şey konuşulmuyor.

-Peki neden buradasın? Normal gibisin, biraz cüretkar olsan da diğerlerine hiç benzemiy…

-Vay vay, demek konuşabiliyorsun! Normal gibiymişim, bak bu iyi işte. Burada olma sebebim uzunca bir hikaye, tutma şimdi beni. Taner Bey’le görüşmem var. Tanıyorsun değil mi? O bahsetti senden. ‘Git tanış seversin. O da bir vakit uğraşmış bu işlerle’ dedi. Buraya günlüğünü okumaya geldim desem yalan olmaz sanırım.

 

Manavdan aldığı bir poşet meyveyi tartar gibi günlüğümü tarttı: “Amma da yazmışsın. Ben olsaydım.. Neyse. Yarına okuyup gelirim herhalde. Hadi kal sağlıcakla.”

Kalktı ve gitti. Her şey beş dakikadan az bir sürede yaşandı. Şaşırabilecek yerlerim bu yetilerini kaybetmemiş olsaydı, o an çok şaşırmam gerekirdi. Kağıtları alıp cebime koydum. Biraz merak dolu, biraz kızgın, odama doğru yola koyuldum. Sıcak bir duş. Perdenin ardından çağırılan düşünceler üzerine günlük gözden geçirme seansı. Uyku. Aynı rüya. Çok yabancı gelmeyen dört kişinin, sorgular gözlerle dik dik bana bakınmaları. Uyanış. İlginç.

 

Orada mısın?

 

Devrisi gün aynı saatte heykelin oraya vardığımda, Radi’yi aynı benim sağlıksız pozisyonumda oturmuş, bir eliyle gözlerini ovuştururken, diğer eliyle bir takım kağıtları sıraya koyar halde buldum. “Al bakalım.” dedi, günlüğümü ve arasına sıkıştırdığı bir iki kağıdı uzatırken. “İlginç, ama yazık. Neyse. Uzunca yazdım zaten, okursun.” Zorla konuşuyor gibiydi. Kalktı. Dünkü hayat dolu halinin tam aksine, adeta bir yakınını kaybetmiş gibi, çok kötü bir haberi henüz öğrenmiş gibi bir hali vardı. “Hikaye’yi okumadın sanırım. Yoksa soruların olurdu.” Bencil ben. Günlüğüme dair diyeceklerine odaklanmaktan, verdiği hikayenin varlığını dahi unutmuştum. “Neyse, yarın burada buluşmak üzere o halde. Kal sağlıcakla.”

 

Başı önde ağır adımlarla uzaklaşmasını izledim bir süre. Sonra heykele sırtımı yaslayıp kağıtları elime aldım:

 

Radi’nin günlük inclelemesi (ciddiye alınmalıdır)

 

Sevgili dostum;

Ortada sizin tarafınızdan gösterilmiş bir fedakarlık bulunmuyor. Fakat neler peşindeymişsiniz; bir şey hakkında o kadar çok suskun kalınca, geri kalan her şey hakkında konuşkan olup çıkmışsınız. Bir şeyi o kadar çok düşününce kalan her şeyin unutkanı olmuşsunuz. Hayatta her şeyi aydınlatacak kadar ışık vardır. Hepsini tek bir noktada toplarsanız  (şüphesiz burada senden bahsediyor) geri kalan her şeyin körü olmanız normal. Şimdi geriye doğru ilerlemeniz gerekecek. Olsun. Utanılacak bu kadar çok şeyi varken insan, gözyaşları ile sadece iftihar etmeli. Ah bir kurtulabilseniz “ne derler”den. Boş verilmemesi gereken bunca şeye kulak dahi asmazken, bari dış yargılara da ‘Boş ver’ deyip kulak asmayabilsek. Mümkün mü? Zaman,bunun mümkün olmadığı konusunda kendi vicdanımızı ikna etmeye çalışırken başımızdan geçen bir şeydir. Aşk, insanın her şeyi ama her şeyi, aklının ve kalbinin en ulaşılmamış köşelerinde yer alan sırlarını dahi anlatacak bir insanı; başını yaslayıp bütün hisleriyle doğrudan doğruya yüzleşirken ağladığında yaslanabileceği kucağı arayışının; bunlara ulaşamayınca da gark olduğu cinnetin adıdır. Duvarlara ağlamışsınız aziz dostum, başınızı yaslayacağınız bir diziniz yokmuş. Elleriniz hiçbir zaman sevilen şeyler olmamış. Hep baygın gezmişsiniz. Hayatın bir garip yönü de, hiçbir meselenin sürüncemede kalmayacak, tüm düğümlerin çözülecek olması. Vicdanın üstü örtülebilir, o görmezden gelinebilir ama yok edilemez. Bunu defalarca tecrübe etmişsiniz. Sözüm ona bu sahte ikna girişimleri, esasında kendinizi kandırmalar, mutlaka ters teper ve tepmiş. Sıkılmaya başlamışsınız. Kendilerini en çok kandıranlar, kendinden en uzakta ikamet edenler, yalnız kalmaktan en çok korkanlardır. Çünkü vicdanın üzerine yatıp uyuyamaz insan. Taner Bey, Rodin heykelinin kenarında saatlerinizi bir başınıza geçirebildiğinizden bahsetti. Bu iyiye işaret. O ahmaklar gemisinde konforlu ve sarhoş yerinizi almak, herkese karışmak ama zinhar kafanıza kapanmamak; bu size sadece geçici bir rahatlama sağlamıştı. Fakat neler neler peşinde koştunuz. Alıntınız, sizi iyi anlatmış: Gururunuzun bu kadar incinmesine dayanmamalıydınız. İşte başınıza gelen.

 

 Peki efendi, tüm bunlardan payını ne kadar aldın? Dostlarını anlamadan seven, düşmanını hiç sevmeden anlayan sen. Kahır. Sana gösterilenden fazlasını göremez olmanda, affedilmez hataların var.

Bu kadar. Lafın tamamı aptala anlatılır.”

 

Hayret eden yerlerim karıncalanmaya başladı. Her kelime, Radi’nin başıma inen bir yumruğuydu sanki. Perdenin ardına sakladığım hayvanlar, evcilliklerini kaybettiler. Sesler çoğaldı. Perde aralandı. Oysa bu hayvanları ben çağırmadım. Canım sıkıldı, sıkıntı gittikçe büyüdü. Büyüdükçe başa çıkılmaz bir hal aldı. Perde kalktı. Kulağımdaki son ses, başımın toprak zemine çarpan sesi oldu. Rüya. Rüyalar. Bir masanın ardındayım. Karşımda dört kişi var: 13, 16, 20 ve 23 yaşındaki ben’ler. Bakışları, tüm uzuvlarıma sirayet ediyor. Bazı rüyaların kelimeleri değil, hisleri olur, bundan sana daha önce de bahsetmiştim. Rüyanın hissi, kendinden nefret. Nefretin büyümesi. Sorgucu benlerin giderek çatılan kaşları. 16 yaşımın söze başlaması: ‘Kalbin, bir başkasına verilemeyecek kadar senin değildir. Şu haline bak.’ Dördünün de sırayla yüzüme tükürmesi. Nefretin kanıma karışıp tüm vücudumu ele geçirmesi. His, his, büyüyen his. Bağırmaya başlamam. Kendi derimden ayrılma isteği, sahnenin değişmesi. Bir odanın köşesinde sıkışıp kalmış, ciyaklayan bir hayvana dönüşmem. Gidecek hiçbir yerin olmaması. Karşımda, ellerinde terliklerle beni ezmeye çalışan çocuklar. Önce ciyaklayarak sağa sola kaçmam. Sonra kurtuluş olmadığını anlayıp gözlerimi kapatmam. Bilincin beyaz ışığının, göz kapağı karanlığımı aralaması. Tavan. Devlet dairelerini andıran beyaz badana.

 

Yatağımdaydım. Kan ter içerisindeydim ve ağzımda yoğun bir bakır tadı vardı. Radi, iki sayfada kimyamla oynamıştı. Kaçındığım beni bana hatırlattı.Ceplerimi yokladım: İç içe geçmiş kağıtlar. Can sıkıntısı ise uzaktaki yerindeydi. Ama perdenin varlığından kuşku duyuyordum artık. Kağıtların arasından Radi’nin hikayesinin olduğu sıralı kağıtlara takıldı gözüm. Doğruldum. Işığa yaklaştım:

 

“Sahibe” (Radi’nin son hikayesi. Ciddiye alınmamalıydı)

“Dünyaya bir bisiklet olarak gelmek kimin tercihiydi ki?Bana sorulsaydı eğer, yine bir bisiklet olarak var olmak isterdim.Bundan eminim. Bulunduğum yerde çok su götürür, sürekli gündemde bir tartışmaydı bu: Bisiklet olmanın neresi iyi? Yazık. Çoğu site bisikletiydi, sokak deneyimi olanlar ise benimle karşılaştırılamayacak kadar toydu henüz. Esaretlerinin farkında değillerdi. Özgürlüğü bir tatsınlar diyordum kendi kendime, iyi bir sahibin eline geçsinler…O zaman bisiklet olmak nedir, en ufak millerine kadar hissedeceklerdi. Çok bilmişlik mi? Sanmıyorum. Ben bir ikinci elim. Aklıma gelmişken söyleyeyim,”ikinci” deyimine aldırmayın. İnsan deyişi olduğu için kullanıyorum. Yoksa, hepsini hatırlayamayacak kadar çok fazla sahip değiştirdim. Ama en sonki maceram dayanılmazdı…Beni ikici elciden alan “şahıs” (onu küçümsemek için bu tabiri kullanıyorum kuşkusuz) işe gidip gelecekti güya. Hem spor olacaktı bu, hem de metro kalabalığı ile uğraşmak zorunda kalmayacaktı. Bir hafta dayanabildi. Pek çokları maymun iştahı etkisinde, maymun iştahı geçmiş bir satıcıdan alırdı zaten bizi. Buna bir nebze alışkındım. Fakat bu seferki bambaşkaydı. Koca bir yıl, balkondaki döküntünün ardında, bir başına… Manzaraya nazır olsam ne ala, sokaktan geleni geçeni izler vakit öldürürdüm. Velhasıl, çok kötü günlerdi. Site bahçesinden, bisiklet pistinden başka macerası olmayan şu “plaza” bisikletleri, o yüzden sinirimi bozuyordu. Bisiklet olmayı kim istemişmiş, önce bir esareti tadın bakalım, sonra şikayet edecek bir santim parçanız kalır mı bakın.

Sahibiyle tanımlı olma düşüncesi bana hep heyecan vermiştir.Bu züppelerle anlaşamadığımız bir nokta da buydu. onlar kendinden tanımlı olmaya takmışlardı. Anlayacağınız, özgürlüğü de kendine saygıyı da arka tekerlerinden anlamışlardı. Bu yüzden markalarıyla, fren takımlarıyla, aksesuarlarıyla üstünlük taslıyorlardı. Bense bunun ne derece ahmaklık olduğunu sezinleyeli bir düzine sahip eskitmiş, bir kaç düzine de dükkan gezmiştim. Bizler, sahiplerimizle tanımlıydık, o kadar. Sözgelimi, dünyanın en iyi bisikleti de olsanız, sizi sokak sokak sürükleyecek bir sahibiniz olmadıkça, bir köşe paslanacaksanız oluşunuzun ne anlamı var! Bu laflardaki ukalalığın farkındayım fakat o dönem elimden birşey gelmiyordu.”Hey bis” diyordu plaza züppeleri, “Bu gidişle seni hurdacıya verecekler. ” Gövdemin üzerindeki marka çıkartmamdan silinenlerin ardından geriye kalan üç harf: Bis. Akılları sıra beni aşağılıyorlardı. Bense bu gibi durumlarda yapılması gerekeni yaptım ve bu ismi sahiplendim. Fakat o aralar bunun, kaygılarımı ortadan kaldırdığını da söyleyemezdim. Laf aramızda, her parçamın hakkını verecek bir sahip için can atıyordum. Saygısız olabilirlerdi, ama haksız değillerdi. Yer yer paslanmaya başlamıştım.

 

(** ** hikayenin buraya kadar olan kısmı okunamayacak kadar kötü yazılmıştı) … Günler geçtikçe yeni alıcıya iyice alıştım. Hatta onu “Sahip” mertebesine oturtmam -kendi kafamda bulduğum bir hiyerarşi; insan düşünüşünde “efendi”ye denk geldiğini söyleyebilirim- çok uzun sürmedi. Yeni sahip öğrenciydi. Beni almaktaki esas maksadı, okula gidip gelmekti. İlk zamanlar neden otobüs, taksi ya da metro kullanmadığını merak ettim durdum. Sağ olsun, benimle o kadar çok şey paylaşıyordu ki, sebeplerini bir bir öğrendim.(***kötü yazı devam)… Köşe başında saatlerce Sahibe’yi bekler dururduk (** ** bir kısım kargacık burgacık işaretler)…Sahip’in bu körlüğü beni hep şaşırtmıştı ama onun mutlu olması benim için yeterdi. Fakat bu son olay, bu büyük gurur kırılması, bir daha düzelmeyecek bir şeyleri bozmuştu onda. Sahibe’nin bu…

 

Hikayenin burasından sonrası, mürekkep kalemle defalarca karalanmıştı. Kağıdı ışığa doğru doğrultmama rağmen, koyu siyah mürekkebin ardından bir harf dahi okunmuyordu. Başımı kaldırdım. Radi, yan yatakta oturmuş, başı önde, zemine döşeli parkelerin bir noktasına gözleri takılı halde oturuyordu. “Radi, Radi. Niye yarım? Niye? Ne oldu da yarım? ” Radi oralı olmadı.

 

-Beni duyuyormusun, Radi? Ne oldu?

Radi başını kaldırdı:

-Gururumun bu kadar incinmesine dayanamadım aziz dostum. En acı his anlaşılmamaktır. ‘Daha başlangıçta takılıp kaldım.’ Özgürlük. Sahibe. Şiir edebiyat vesaire. Oysa ben neler düşünmüştüm… Kurmaca gerçeğe yaklaştı, üzerimden geçildi. Oysa benim geçip gitmem gerekirdi. Sonunda dayanamadım işte. Neyse. Her şey geçer.

Kalk hadi, fazlaca uyudun. Biraz bahçeye çıkalım.

 

Dostum Radi ile tanışmamız, tam olarak böyle oldu işte. Orada mısın?

 

(‘Kaygı’ dizisinin ilk hikayesidir.)

 

 

(etki dergisi, 4.sayı)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön