BİR GARİP VAKA

“Yenikapı,  bu  yöndeki  son  istasyondur.”

Kaç  yüzüncü kez  duyduğum  bu  anons,  beni,  istasyonda  bir  bankın  üzerinde  daldığım şekerlemeden uyandırdı. İki  trenin  istasyona  yanaşmaları  arasındaki  sürenin  –  üstelik  iş  çıkışı saatinde-  birkaç dakikadan  ibaret  olduğunu  bilenler, o süreyi şekerleyerek  değerlendirdiğim ayrıntısından,  o  gün  ne kadar  yorgun  olduğum  bilgisine  kolayca  ulaşmışlardır. Sabahleyin  kurs, öğleden  sonra  ders,  metro, aktarma,  metro… Çantamı  sırtladım,  doğruldum. Kapşonumun kukuletasını  başıma  geçirdim (zaten  bu favori  hareketimdir  ve  vazgeçilmez  alışkanlığımdır). Uyuz  adımlarla,  bana  en  az  enerjiye  mal  olacak mesafedeki  en  yakın  vagona  ilerledim. Yenikapı,  havaalanı  istikametinin  ilk  durağıdır. Her  akşam, özellikle  bu  saatlerde  “Lütfen inenlere  öncelik  tanıyınız.”  anonsu,  metronun  koca  bir  boa  yılanını andıran  tünelinin duvarlarında  yankılanır  da,  insanların  nezdinde    karşılığını  bir  türlü  bulamaz. Bense, kukuletamın  ve  kulaklığımın  verdiği  tecrit  hissini  iliklerimde  hissederim  ve  bu  özgüvenle,  yer kapma yarışını  trenin  dışından  izlemekle  yetinirim. Elimi  cebime  atar,  insan  yığınının  en arkasında  bekler, tozun  dumanın  dinmesini  sabırla  beklerim. O  gün  de  aynı  şekilde  hareket etmeye kararlıydım. Vagonun  kapısı  açıldı;  inenlerin  “Ya  bi  yol  verin!”  serzenişleri  arasında, onlarca  insan  boş koltuklara  hücum  etti. Kafamı  içeriye  uzattım,  içeride  ateşkes  ilan  edildiğine göre,  benim  de  sıramın geldiğine  kanaat  getirdim. Sakin  adımlarla  vagonun  en  sonuna ilerledim. Bağdaş  kurdum,  oracığa yığıldım. Bu  gibi  durumlarda,  koltuklarına  kurulmuş  teyzeler, “Yahu  o  pis  yere  öylece  oturulur  mu hiç!”  anlamında  dudaklarını  büzerler  ve  sizi  bir  süre süzerler. Esasında,  ilk  başlarda  bu  delici  bakışlar beni  etkiliyordu. Fakat,  Allah  onu  icat edenden razı  olsun,  kukuletam  başımdaydı  ve  bir  paratoner  gibi beni  zehirli  bakışlardan,  şerlerden koruyordu. Bu  sayede  pantolonum  bile  kirlenmiyordu  belki,  kim bilir. Bu esnada   vagona, bana yakın olan kapıdan  bir  teyze  bindi. Göz  göze  geldik,  beni  tanıyor  gibi  bir  eda  ve  içtenlikle
gülümsedi.  Koltuklara  doğru,  birinin  ona  yer  vereceği  umuduyla  olsa  gerek,  küçük  bir   penguenin adımlarını andıran küçük ve ritmik  adımlarla  ilerledi. Gülümsedi,  evet.Dünyanın en mutsuz  insanlarının  içtima  yerini anımsatan  bir  ortamda,  bu  ayrıntıyı yabana  atamazdım. Uyku, birkaç  dakika  daha bekleyebilirdi. Gözlerimi  teyzeye  diktim,  birisi  ona  yer  verinceye  kadar rahat  edemeyecektim. Gariptir, elinde,  neredeyse  kendi  boyunda,  telli  çalgıların  kılıflarına benzer bir  kılıf  taşıyordu. Gözüne  kestirdiği koltuğun  önünde  durdu. Koltukta  oturan  ve  bakışlarını ısrarla  kaçıran  gence  selendi:

-Evladım,  belim  çok  ağrıyor,  müsaade  etsen  de  ben  otursam?

Genç,  oralı  olmadı. Teyze,  kılıfı  yavaş  hareketlerle  bir  elinden  ötekine  aldı.Ardından  ricasını  yineledi:

-Evladım?
-Belin  mi  ağrıyor  teyze?
-Evet  evladım,  çok  fena…
-Çaresi  var  teyze;  evinden  çıkmayıver! Akşama  kadar  eşşek  gibi  çalışıyoruz,  bir  de  akşam  akşam  sizin gibilerle  uğraşıyoruz. Ölecek  yaşa  gelmişsin,  otur  evinde,  keyfine  bak!

Bu  terbiyesizliğe  sessiz  kalsaydım,  o  gece rahat uyuyamayacaktım.

-Birader,  ayıp  olmuyor  mu?
-İşine  bak  ulan  sen,  serseri!

Ulan. Serseri. Hızla  doğruldum.  Terbiyesizi  ölçtüm,  tarttım. Dişime  göreydi. Oracıkta  cezasını kesecektim. Kahretsin  ki  o  sabah,  lenslerimi  takmak  yerine  gözlüğümle  çıkma  gafletinde bulunmuştum. Aklınızda  bulunsun,  gözlüklü  iken  kavga  etmeye  kalkışmayın. Bunları  aklımdan geçirirken,  teyzenin  yanıma  geldiğini  fark  etmemişim.”Boş ver  evladım”  dedi,  “Böylelerine alışkınım. Her  seferinde  kavga  çıkacak  olsa,  haftanın  birkaç  akşamını  karakolda  geçirirdim. Boş ver gitsin”.  “Peki  teyze,  öyle  olsun”  dedim. Tek  kelime  etmemiştim,  fakat,  ihtiyarlıkla  gelen bilgelikten olsa  gerek,  kavga  etme  düşüncemi  anlamıştı. Bereket  ki,  tek  silahım  kapşonumun cebinde  bir  sıkıp  bir gevşettiğim  yumrukarım  değildi.”Sen  merak  etme  teyze”  dedim,  “Ben ona gösteririm.” Kimin  ölecek yaşta  olduğunu  görürsün  sen,  terbiyesiz  herif. Evet, herif.

Yeniden  bağdaş  kurdum. Sırt    çantamdan  kalemimi  ve not  defterimi  çıkarttım. Bir şeyler yazacaktım. Öyle  bir şeyler  olmalıydı  ki  bunlar,  herife  haddini bildirmeli,  adaleti  tesis etmeliydim. İçimdeki  hukukçu   depreşmişti  bir  kere. Not  defterimi  dizime  yerleştirdim. En iyi yaptığım şeyi,  kalemin  namlusuna  uç  sürme  hareketini  kıvançla yerine  getirdim. Kukuletamın başımda olduğundan  da  emin  olduktan  sonra,  yazmaya  koyuldum. Önce  malzemeleri belirlemeliydim. Bir  evren olmalıydı;  evet,  madem  ulu  bir  amaçla  oturmuştum  defterin  başına, kendimi  kısıtlamanın  bir  anlamı yoktu. Elimde  kalem,  hiçbir  güç  beni  yeni  bir  evren kurmaktan alıkoyamazdı. Odaklandım, odaklandım. Kulaklığımda  “O  Fortuna”  çalıyordu. Gerekli gerilimi sağladı, güzel tesadüf. Ah,  teyzeyle  konuşurken  de  kulaklık kulağımdaydı. Ayıp  olmuştu  biraz, ama  olsun.  Ne  de  olsa  yazı  tamamlanınca  teyze  mutlu olacaktı. Müzik  yükseldi,  yükseldi. Aynı oranda  motivasyonum  da  arttı: Bir  evren.Galaksiler.Yıldızlar.Gök cisimleri.Milyarlarca, milyarlarca…Buraya  kadar  her şey  normal.Ama  bizim  evrenimiz,  ağzına  kadar ölüm melekleriyle  dolu.Evet,  herkesin  kendine  ait  bir  azraili  var.Evet Azrail. Her biri  bir  gök  cismini kendine  siper edinmiş,  dünyadaki  avını  gözlüyor. Malzemeleri  toparlıyordum,  ama  yazının varacağı  yeri  görür  gibi olduğumdan,  tebessüm  etmekten  kendimi  alamadım.Herkesin  azraili vardı.Ellerine  de  birer  adet  silah çizdim:Snipera  benzedi. Evet sniper. Olsun.Gök  cismi,  azrail, sniper.Güzel,  amaca  doğru  ilerliyordum.  Bir  cinayet  hayal ettim..Bu  cinayet,  kurbanımızın silahla başından  vurulup  anında  öldüğü  bir  cinayet  olsun. Böyle  bir  durumda,  katilimiz  tetiği çektiği  anda kurbanımızı  ölü  sayabiliriz.Kurşunun  namludan  ayrıldığı  an  ile  maktulün  başına isabet  ettiği  an arasında  geçen  süre bittabi  ihmal  edilebilirdi.Bizim  evrenimizde  ise,  herkesin azraili  aynı   zamanda  harika birer  avcıydı.Hedeflerini  asla  ıskalamıyorlardı  ve  her  zaman kafadan  vuruyorlardı.Daha  da  ilginç  olanı, bütün  melekler,  milyonlarca  yıl  önce  tetiklere basmışlardı.Fakat,  siper  edindikleri  gök  cisminin dünyamıza  olan  uzaklığı/yakınlığına  bağlı olarak,  kimi  kurbanların  kurşunu  isabet  etmişti.Onlar ölmüşlerdi.Kiminin  kurşunu  ise,  boşlukta bir yerlerde  süzülmekteydi. Onlar  da  öldüklerinin  farkında değildi.  Biraz  yaşıyorlardı,  o  kadar.Arada  geçen  süreyi  de  ihmal  ediverdim.Sonuç:Hepimiz  ölüyüz.İşte bu! İstediğim  sonuca
bir  basamak  kalmıştı.Terbiyesiz  gencin  azrailini  çok  yakına,  mesela  Mars’a, teyzeninkini  de çok uzak  bir  gezegene  koyarsam…Yaşasın,  her şey  tamamdı.En  zor  kısım  geride kalmış,  buradan derli  toplu  bir  yazı  çıkarma  işi  kalmıştı.Yazıyı  tamamlayacak,  teyzeye  hediye edecektim.Böylece  toplumsal  bir  yaraya  daha  Dilsiz’le  işbirliği  içersinde  –  kalemimi  bu  adla çağırırım-  deva  olmuştuk. Kulaklığımı  çıkardım,  terbiyesiz  herife  doğru  bağırdım:

-Hepimiz  ölüyüz!
-Bana  mı  diyorsun?
-Kim  ölmek  üzere  kim  değil  bilmiyoruz  ya  hani.Hani  teyzeye  ölecek  yaşta  olduğunu  söyledin  ya.Onu diyorum.Hepimiz  ölüyüz,  sen  de  !
-Hasbinallah,  çattık.Tehdit  mi  ediyorsun  beni.  Birader!

Vagon,  “cık  cık  cık”  sesleri  arasında  on  onbeş  saniye  beni  yargıladı. Size de bu yakışırdı zaten. Olan biteni hemen unutursunuz. Bense  kukuletam  kafamda,  kafam arkaya  yaslı,  müzik  eşliğinde tebessüm  etmekle  meşguldüm. Teyzeye  baktım,  biraz  şaşırmakla beraber, adeta  yazıdan  haberi varmışçasına,    o  da  gülümsüyordu.  Eleman,  dediklerime  anlam verememiş  olsa  gerek,  arada
bir  “birader”  diye  bana  sesleniyordu. Ben,  biraz  da  gıcıklık  etmek amacıyla,  gözlerim  kapalı, tebessüm  ediyordum.

Dalmışım. Çığlıklara  uyandım. Yerimden  fırladım. Sahne  dehşet  vericiydi. Terbiyesiz  gencimiz, koltuğunda  kanlar  içerisindeydi. Üstelik  kafasının  bir  kısmı  yerinde  değildi. Ben  uyurken  çok korkunç şeyler  olmuştu  anlaşılan. Vagon,  tünelde  hareket  halinde  olduğundan,  kaçacak  bir  yer de  yoktu,  ilk istasyona  kadar  bu  sahneyle  baş başaydık.  Herkes  bağırıyordu,  ben-kukuletam  sağ olsun- soğukkanlılığımı  muhafaza  ettim  ve  bir  cinayet  varsa,  katilin  bu  vagonda  olması gerektiğine  kanaat getirdim. Yolcuların  üzerinde  sırayla  göz  gezdirdim. Nasıl  olabilirdi? Kimse katili  görmemiş  gibiydi.Halbuki, gencimizin  sözüm ona  başının  durumuna  bakacak  olursak,  ufak bir  silahla  da  işlenmemişti  bu cinayet.O  halde  nasıl  olmuştu  da  kimse  katili  görmemişti? O an, teyze  aklıma  geldi. Kafamı  ona  çevirdim. Elindeki  kılıfın  fermuarını  kapamakla  meşguldü.Aman Tanrım! Kılıfın  içinde  devasa  bir  silah  olduğunu  anlamam  için  -galiba  sniper’dı-  silahın  ucunu görmem yeterli  oldu. Teyze,  bir  yandan  fermuarı  kapatırken,  aynı  anda  da  tebessümü  biraz aşan bir  tonda  sesli bir  şekilde  gülüyordu. Başını  kaldırdı,  bakışlarını  gözlerime  sabitlemişti. Yaklaştı.Kukuletamı  çıkardı, aynı  anda  soğukkanlılığım  da  vücudumu  terk  etti. Kulaklığımı çıkardı  ve  kulağıma  eğilip  şunları fısıldadı:”Teşekkürler  evladım,  oturmuş  kadar  oldum.Ama, keşke  o  kadar  da  yakına  çizmeseydin.Bak her  yer  mahvoldu.”

Aman  yarabbi! Malzemelerim.Kurduğum  evren.  Ölüm  melekleri. Gözlerimi koltuklara,  camlara, yerlere,  diğer  yolculara  bulaşmış  bir  sürü  kandan  ayıramadım.  Gence söylediklerim. Kabak benim  başıma  patlayabilirdi. Evet, kabak.İnsanlar,  dehşet  içinde  birbirlerine  bakmakla beraber,   teyzeyi,yani  katili    görmemek  konusunda  hemfikirdiler.Hiç  kimseye  fark  ettirmeden  koskoca silahla  nasıl  cinayet  işledin  sen  be  teyze!Allahım!  yoksa  onu  ben  mi  öldürmüştüm? O  Fortuna sona erdi.Gözümü  kapattım.

”Atatürk  Havaalanı,  bu  yöndeki  son  istasyondur.”

İnsan  yığını,  kutsal  bir  vazifeyi  ifa  eder  gibi  kapılara yığıldı.  ”Birader,  birader!”  Kafamı, malum  yöne  çevirmemekte  kararlıydım. Ama  yerimden kımıldayacak  gücü  de  kendimde bulamıyordum.”Birader!”  .Hay  biraderin  batsın!Güvenlik  görevlisi:

-Birader,  burası  son  durak. Hadi  sen  de  in.
-Ama…
-Uğraştırma  be  kardeşim! Daha  bir  sürü  işim  var.

Yerimden  doğruldum.Kafamı  eğdim.Vagondaki  sahneyi  bir  daha  görmeye  tahammülüm yoktu.Vagondan  indim.Adımlarımı  hızlandırdım.  Hem  böyle  adli  bir  olay  yaşansın,  hem  de kimsenin ifadesi  alınmadan  vagon  öylece  boşaltılsın. Olacak  iş  değildi! Ama  o  zaman  bunlara kafa  yormanın zamanı  değildi.  Koşmaya  başladım. Yorgunluğumu  hissetmez  olmuştum. Koştum.
Evet, sadece koştum.

*”Bir Garip Erken” adlı hikaye serisinin 3. Hikayesidir.

(chuangkoupencere.com’da yayınlanmıştır)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön