-Çocuk sen benimle dalga mı geçiyorsun?
-Yok abi yemin ederim dalga geçmiyorum. Sen beni beş liralık götür, ben kalan yolu yürürüm.
Çocuk başıma bulduğum bu çözüm, ilk zamanlar taksicilerde tepkiye sebep oldu. Bu anlaşılır bir durum. O yüzden tepkiler ne kadar sert de olsa, olabildiğince saygılı cevap veriyor, özellikle gülmemeye çalışıyordum. Zaten taşındığımızdan beri pek güldüğüm söylenemezdi. Böylece ciddi olduğumu anladılar ve buluşuma alıştılar. Zamanla beni sevdiklerini söylesem belki de yalan olmaz.
Atatürk Orman Çiftliği’ni hâkim bir tepeden gören, İstanbul yoluna bitişik bir mahalleye taşınmıştık: Çamlıca. İstanbul yolunu karşınıza aldığınızda, doğru bir yer edinir ve gözünüzü yeterince kısarak bakarsanız, çiftlikteki ayıları bile görebilirdiniz. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin hatıralarını var edecek bu mahallede, sınırlı uğraşlarımdan biri olmuştu ayılara bakmak. Arkadaş edinmemekte ve mahalleye ısınmamakta ısrarcıydım. Evimizin yakınındaki lisenin bulunduğu tepe, ayıları ve ayılar henüz yuvalarından çıkmamışsa bozkırdan İstanbul’a, İstanbul’dan bozkıra gidip gelen arabaları izlemek için yaratılmıştı adeta. Yaz bitip okulların açılma vakti geldiğinde, muhitte annemin prensiplerine uygun bir okul bulamadık. Annem, daha taşındığımız günden başlayarak okul, bakkal, berber, komşular hakkında bir sürü şey öğrenivermişti. Bu okul olmazdı. Mahalledeki herkes öğretmenlerin ilgisizliğinden şikayetçiydi. Kendi kendime “Sanırım muhitin çocukları da benim gibi” dedim. Annem de, derslerden pek hazzetmeyen benim birinci ve ikinci sınıftaki hüsranımı -sürekli yüzüme vursa da- çoğunlukla öğretmenlerin ilgisizliğiyle açıklamıştı.Babama kalsa sokağın diğer ucundaki okul pekâlâ iş görürdü. Zaten okuyacak adam her yerde okurdu. Bana kalsa, okul hiç olmasa da olurdu. Sanırım bu yüzden bana kalmadı. Annemin evhamları, babamın rızası sonucu, Demetevler’deki bir okula kaydedildim. Demetevler uzak, Çiftlik’ten bile uzak. Otobüs, dolmuş, o zamanlar okul yönüne ikisi de gitmiyor. Haliyle taksi. On beş liradan oluşan harçlığım, beni taksiyle okula götürmeye, okuldan da eve getirmeye yeterdi. Fakat bana para lazımdı: Beni eski mahallemize kadar götürecek, orada da eski evimizi satın almama yetecek kadar para. Bu nedenle on beş liralık harçlığımı üçe böldüm: Beş lira gidiş, beş lira dönüş, her gün beş lira da büyük planıma yatırım. Ne var ki taksiyle yaptığım “5 liralık” yolculuk sonrasında, okula hala on dakikalık yürüme mesafesi kalırdı. Mavi önlüğüm, yaşıtlarıma nazaran uzun boyum, biçimsiz sıska bedenimle sürüklediğim sırt çantam eşliğinde, bu yolu yürümeye karar verdim. “Abi beni Demetevler’e doğru beş liralık götürür müsün?”. Buna “buluşum” adını verdim. Ailemden sır gibi sakladığım, tamamıyla bana ait bir buluş.
Yürüyüşler keyifliydi de. Buluşumu düşünürdüm, annemi babamı, pek ısınamadığım mahallemi, biriktirdiğim parayla yapacaklarımı düşünürdüm. Sağa sola koşuşan, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan insanları izlerdim. Bu insanları bu denli acele ettiren şeyi merak ederdim. Benim ayıları izlemek ve okula gidip gelmek dışında ne bir uğraşım vardı, ne de bir arkadaşım. Günlerim tamamıyla benimdi fakat yalnızdım. Günler haftalar oldu, haftalar aylar. Kafamda bu düşüncelerle yürüyüp durdum.
Dördüncü sınıfın ilk günüydü. Taksi durağında Meryem’le karşılaştım.
-Sen “5 liralık Ayhan” olmalısın. Ben de Meryem. Merhaba. Sonra kocaman bir gülümseme.
-Merhaba. Şey… Adımı Nereden biliyorsun? Mahallede beni pek tanımazlar da.
-Sen öyle san. Çamlıca’dan Demet’e, hatta Etlik’e kadar (bu ismi ilk kez duymuştum) bütün taksiciler tanır seni. Yani tanırmış. Amcam söyledi. O da taksici. Etlik’te. Biz de yeni taşındık bu mahalleye. Sanırım aynı okuldaymışız. Meryem, durmadan anlatıyordu.
Cümleleri ardı ardına kuruyor, her birinin sonuna da kocaman bir gülümseme ekliyordu. Bu, onun cümlelere nokta koyma şekliydi. Gülümsediği zaman gözleri, kaşlarının altında iki küçük çizgi, iki küçük ayrıntı halini alıyordu. Hala gözlerimin önünde. Ben bunları düşünürken bile Meryem anlatmaya devam etti:
-Şey diyecektim… Şu senin beş lira meselesi. Dilersen beş lirayı ikiye bölelim, yarı yarıya ödeyelim. Okula da beraber gideriz.
-Olur ama beş lira yetmiyor ki okula varmaya. İstersen biraz daha koyup okula kadar gidebiliriz.
-Bence önemli değil. Yürümeyi severim. Tebessüm. Sen de seversin herhalde. Tebessüm. Hem paramız artmış olur, hem adını da bozmamış oluruz. Meşhur sayılırsın. Kocaman tebessüm.
Hayatımda ilginç bir dönemin başladığını sezdim. Meryem’in teklifi büyük planıma çok uygundu üstelik. Para biriktirme hızım artacaktı. Eski evimi daha kısa sürede satın alabilirdim. Hemen kabul ettim. O günden sonra okula Meryem’le beraber gidip gelmeye başladık. Taksiciler, Meryem’in “Bizi 5 liralık götürür müsünüz?” deyip çocukça kahkaha atmasına hiç aldırmadılar. Onu hemen benimsediler. Oysa ben ilk zamanlarda birçok zorluk yaşamıştım. Bunu genel olarak soğuk, mat yüzlü ve sıska bir çocuk olmama bağladım. Üzerinde çok durmadım. Zaten normal bir insanın Meryem’i sevmesi, ona ısınması için onunla birkaç dakika konuşması yeter de artardı. Belki konuşmasına dahi gerek olmaz, gülmesi yeterdi. Kötü bir insan böyle gülemezdi. Bu kızda bir gariplik vardı.
Benim aksime Meryem, okulda arkadaş edinmekte hiç zorlanmadı. Daha doğrusu bunu hiçbir zaman mesele yapmadı. Sanki hayatın olağan akışında, okulda onu bekleyen arkadaşlıklar, canlanmak için Meryem’in fiziksel varlığına ihtiyaç duyuyorlardı. Okula gelmesiyle kendiliğinden ortaya çıktılar. Bense mahalledeki tek arkadaşımla vakit geçirebilmek (eski mahallemde arkadaşlarım vardı şüphesiz), yani bir süre taksiye binip, kalan yolu da Meryem’le yürüyebilmek için, geceleri hemen sabah olmasını, gündüzleri de derslerin bitmesini bekler oldum. Çiftlik ahalisi bile o kadar ilgimi çekmiyordu artık. Onları hiç gözlemlemediğim günler oluyordu. “Hepinize çok teşekkür ederim” dedim ailemle orman çiftliğine gittiğimiz bir pazar günü,parmaklıkların ardında güreşen ayı yavrularına. “Sizinle çok arkadaşlık ettik. Ama şu an gerçek bir arkadaşım var. Yani bir insan. O yüzden sizinle çok meşgul olamayacağım.”
Taksimetre beş lirayı gösterdiğinde iner, okula doğru yola koyulurduk. Kaldırımları, caddeleri küçük adımlarla geçerdik. Genelde çok yavaş yürürdük. Meryem, insanların mesleklerini tahmin etme oyununu oynamayı severdi. Zaten kendisi uydurmuştu. Meryem’in babası polisti. O yüzden bir sürü yer görmüştü. Yeni durakları Ankara’ydı. Mahalleyi ve okulu çok sevmişti. “Keşke babam polis olmasaydı” dedi bir gün. “Hiçbir yerde uzun süre oturamadık. Ben polis olmayacağım. Yazar olacağım. Şiirler, kitaplar yazacağım. Ama önce okulda çok başarılı olmam gerek.” O an şiir yazdığımdan bahsetmeliydim herhalde. Ama şiir yazmayı, daha doğrusu dersleri berbat olan ve henüz 4.sınıfa giden sıska bir öğrencinin böyle boş işlerle uğraşması (annem hep böyle derdi) ayıpmış gibi gelirdi. Ya da Meryem’in bir şeyler yazmak için okulda başarılı olması gerektiği düşüncesine karşı gelmek istememiştim. Bilemiyorum. Neticede bahsetmedim. Okula yürüdüğümüz kısıtlı zamanda bunun gibi bir sürü şeyden konuşurduk, daha doğrusu Meryem konuşurdu ben dinlerdim. Günler, haftalar, aylar boyunca Çamlıca’dan, Cemre Parkı’na, oradan da Demetevler‘deki okulumuza gidip geldik, gelip gittik. Sonbahar kış ilkbahar yaz… Zamanın akışını hissetmeye başlamıştım. Kısacası bu yürüyüşler, hayatımı aydınlatır oldu.
Sevmeyle de böyle tanıştım işte. Okula uzanan bu uzun kaldırımlarda, anlamadığım bir zamanda bir anda, ya da enine uzun bir süreçte fakat azar azar âşık olmuştum. Ne var ki her şeyi berbat etme korkusu, Meryem’in mahalleden de bir sürü arkadaşı olduğu ve isterse başka “beş liralık” arkadaşlar da bulabileceği gerçeği bir araya gelmiş, el birliğiyle sıska bedenli bir platonik yaratmıştı. Hiç şikâyet etmedim. Çünkü istediğim her şeye sahiptim. Sonsuza kadar böyle yaşayabilirdim. Birlikte yürümenin ve Meryem’i dinlemenin verdiği mutluluk, on bin gün daha bana yetermiş gibi gelirdi. Daha fazlasını hiç düşünmedim. O halde şikayet etmenin de bir anlamı yoktu. Hem başka sevindirici şeyler de oluyordu: Benzin fiyatlarının zamlanması gibi. Taksinin bizi beş liraya götürdüğü mesafe günden güne kısaldı. Önce pilavcıya kadar götürürdü, sonra Havacılar Sitesi’nin az ilerisinde indirir oldu. Sonunda Cemre Parkı’na kadar geriledi iniş noktamız. Biz tarifemize sadık kaldıkça, yürüdüğümüz yol da aynı oranda artıyordu. Bir uğraşım daha olmuştu: Akşam haberlerinde benzin fiyatlarının zamlandığı haberini beklemek. Babamın aksine, her zam haberi, içimdeki ferahlığa bir nefes daha üflüyordu. Kısacası her şey çok güzeldi. Neredeyse eski mahallemden bile güzel.
-Sen neden hiç konuşmuyorsun? Sürekli dinliyorsun. Ne kadar acayipsin Ayhan. Annen bahsetti akşamları bir şeyler yazıyormuşsun. Gerçek mi?Annene kalırsa şiir bile yazıyormuşsun.Türkçe kitaplarındaki gibi alt alta…Neden hiç bunlardan bahsetmiyorsun? Neden hiç bahsetmedin?
-Bilmem, çok önemli gelmedi herhelde.
-Olsun, keşke sen de çok konuşsaydın. Benim gibi. Neyse. Sen benim en iyi arkadaşımsın. Bu mahalledeki ve okuldaki. Seni hiç unutmam herhalde.
Esasında üzülmem gereken sözlermiş. On beş yılın ardından dönüp baktığımda apaçık anlaşılan bu gerçek, o dönemki çocuk aklımın ucundan bile geçmedi. Aslında Meryem,ne konuşurken ne de konuşmanın sonunda hiç gülmemişti. Dikkatimi çekmişti fakat bu kadarcık noktalama hatasını görmezden gelebilirdim. Özellikle birkaç aydır ne anlattığından çok nasıl anlattığı ile meşguldüm. Ama mutlaka güzel şeyler anlatıyordu.Başka türlüsünü düşünemezdim. Anlamam gerekenin tam aksine, bu sözlerden cesaret almıştım.
O akşam yüzüme garip bir gülümseme oturdu. “N’oldu oğlum” dedi annem. “Sanki sürekli somurtan Ayhan gitmiş, başka biri gelmiş. Karneyi aldıktan sonra da böyle olursun umarım.” Gülüp geçtim. Şimdi bunları değil, Meryem’e alacağım hediyeyi düşünme zamanıydı. Yaz tatili gelmek üzereydi ve tatilin ilk pazartesi, Meryem’in doğum günüydü. Büyük planım için biriktirdiğim paradan küçük bir miktarı gözden çıkardım; güzel bir hediye hazırlayacaktım. Hiçbir giz bırakmayacak, kafamın ve kalbimi tüm açıklığıyla sergileyeceğim bir hediye. “Neden olmasın” dedim, “Belki de şiirlerimi okutma vakti gelmiştir.” Çoğu çocukla hislerle karalanmış gülünç şeylerdi. Şimdi elimde bulunmadıklarından tam hatırlamıyorum. Ama içinde yapmacık bir parça, bir cümle bulunmayan, samimi birer belgeydi şiirlerim. Buna eminim. Zaten hepsini Meryem’e yazmıştım. Güzel bir defter satın aldım. Dış kapağında karakalemle çizilmiş bir taksi, yaprakları sarı kahverengi arası sıcak bir renge sahip, baştan sona şiirle doldurmaya müsait bir defter: O hafta sonunu sabahtan akşama kadar bu defteri doldurmakla geçirdim. Ortaya tam anlamıyla hayal ettiğim hediye çıktı.
Pazartesi sabahı erkenden uyandım. Birçok çocuksu korkumu -bir yıl büyümüş olmanın da etkisiyle- evde bırakıp Meryemlere doğru yola koyuldum. Kapıyı açan olmadı. Bir daha bir daha çaldım. Cevap yok. Belki uyanmamışlardır diyerek, birkaç saatimi ayıları izlemeye ayırdım. Uzun süredir ihmal ediyordum onları. Sonra bir daha Meryemler. Cevap yok. İlginç. Tatile çıkacak olsalar, Meryem bundan mutlaka bahsederdi. Gerisin geri eve döndüm.
-Onlar taşındı oğlum. Meryem’in babasının tayini çıktı. Epey de uzak bir ile taşındılar hem de.
-Anne bana niye söylemedin, bana niye söylemediniz?
-Ne bileyim oğlum, Meryem özellikle rica etti, “Duyarsa çok üzülür. Lütfen biz gitmeden haber vermeyin.” dedi. Bir de sen onun en iyi arkadaşıymışsın, öyle söyledi.
Defter elimde, odama çıktım. Bu böyle olmamalıydı. Aklıma büyük planım geldi: Saniyeler içinde küçülmeye başladı planım. Ne eski mahallemin, ne de eski evimi satın alma düşüncesinin içimde hiç bir heyecan uyanırmadığını fark ettim. Bir yıkım, daha büyük bir yıkımın altında kalmıştı. Acı acıyla örtüldü. Ama bu böyle kalamazdı. Biriktirdiğim beş liraların tamamını cebime koydum. Anneme sezdirmeden sokağa fırladım.
-Abi beni burdan gidilebilecek en uzağa götür, dedim. Bütün bu paralar ne kadar götürebiliyorsa o kadar. Taksici bir süre cevap vermedi. Sonra “Anladım Ayhan, hadi atla bakalım.” dedi. Biriniz de adımı bilmeyin. Yola koyulduk.Bu defteri Meryem’e ulaştırmalıydım. Kafamdaki dünyada bütün paralarımın beni götürebileceği uzaklık, annemin bahsettiği “uzak bir il”i de içine alıyordu. Oraya vardığımızda Meryem’i bulmak zor olmazdı zaten. Onu mutlaka herkes tanırdı. Belki orada onu bekleyen arkadaşlıkları da canlanmıştır bile. O an bu konuda içimde çocukça bir iman yükseldi. Mantıklı düşünemiyordum. Bir hipnozlu gibi otomatik hareketler sergiliyordum. Beni hipnoz eden şey de bu çocuksu imandı. Cemre Parkı’nı geçtik. Sora Demetevler’i. Sonra daha bir sürü yeri.Ben hayallere dalmışken taksici birkaç kez telefonla konuştu. Hiçbir şey duymadım. Dinleyemeyecek kadar meşguldü kafam. O an dikkatimi duymaya ayıramazdım. Taksi durdu. “Geldik Ayhan” dedi taksici. “İn istersen.” Paraları uzattığımda oralı bile olmadı. Şaşırdım. Oraya bırakıp çıkmaya yeltendim. Taksici paraları alıp indi. Dışarı bakmayı akıl ettim: Bizim evin önündeyiz. Kapıda da annem ve babam var. Anlam veremedim. Sessizce taksiden indim. Taksici babamla konuşmaya daldı. Paraları ona verdi. Selam verip ayrıldı. Alçak adam. O an herşey bitti. Bu böyleydi. Eve girdik. Odama çıktım. Hiç kimse kızmadı. Hatta tek bir cümle bile söylemediler. Belki de söylemişlerdir ama bunları duyamayacak kadar yıkılmış bir haldeydim. Bu andan sonra günü tam olarak hatırlamıyorum.
Meryem’in taksiyle varılamayacak kadar uzaklarda olduğunu kabullenmem zor oldu. Önce defteri birkaç bin parçaya ayırdım. Babam, sırrımı ve taksi hikayemi dinledikten sonra beş liralardan oluşan birikimimi bana iade etti. Bu paraları da defter parçalarına dahil edip çöp poşetine doldurdum. Yüksekten düşmüştüm Artık büyük planımın da bir anlamı kalmamıştı. Tamamını çöpe attım. O günden sonra da Çamlıca- Demetevler arasını bir daha hiç yürümedim. On beş yıl geçmesine rağmen hem de. Zaten o yaz tatili bitmeden mahalleyle okul arasına da otobüs hattı eklediler. Taksi bahsi sona ermişti artık. Bir sürü bahisle birlikte, henüz dokuz yaşında, taksi bahsini de sona erdirdim. Sadece Meryem bahsini kapatmaya gücüm yetmedi. Onu da yazmakla iktifa etmeyi öğrendim. Yazdığım her yazıda, bir parça Meryem oldu. Onun bundan hiçbir zaman haberi olmasa da. Bu böyle.
*”bir garip erken” hikaye serisinin 2.hikayesidir.
(etki dergi 3.sayı)