TARKOVSKİ VE ŞİİRSEL SİNEMASI

         “Ne olursa olsun, bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı,  hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insanın varlığının amacınıaçıklamak, yani insanoğlunun gezegenimizdeki varoluş nedenini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşıkarşıya bırakmalıdır”

            Tarkovski, şiirsel sinemanın şairi, sanatın amacınıböyle aşkın bir çizgide tanımlar.Şiirsel sinema nedir? Seyirciyi, ona bütün cevapları hazır birşekilde sunmaksızın, sorularla baş başa bırakmaktır. Sinemanın, edebiyattan ve tiyatrodan bağımsız başlı başına bir sanat dalı olduğunu ilan eden bir Tarkovski çığlığıdır.

            Tüketim toplumunun obur mensupları olarak bizler- hayatı bile yaşamayan, onu adeta“tüketen” bizler-, sinemaya da tüketim mantığımızla yaklaşıyoruz. Bir film, 2 saat boyunca bizi eğlendiriyorsa onu kaliteli olarak addediyoruz. Sinema perdesinin bu tarafına mahkûmuz. Filmin bizi içine alması, 2 saatlik tecrübenin bizi 2 haftalık hatta 2 aylık sorularla baş başa bırakması bize uzakşeyler. Sinemanın, bir sanat dalı olarak bizi insanlık durumlarımızla baş başa bırakabilecek ve kamerayı kendimize çevirebilecek efsunlu yönünden mahrumuz. Alıcısına göre satıcı barındıran film sektörü de – doğal olarak- salt eğlendirmeyi amaçlayan, fikri ve hissi yönümüze hitap etmekten uzak“çerezlerle” dolup taşıyor. Sinema, klasik dramaturjiye(biz klasik film diyeceğiz)  hapsediliyor: Bir konu, oyuncular, replikler, giriş, gelişme, sonuç; sığ sorular ve bunların tamamının cevapları, filmin dışına taşmayacak bir son. Peki sinema sanatının kamu spotundan ayrıldığı çizgi neresi? Gerçek hayat bu tablonun neresinde? Şiirsel mantık, yaşamın yasalarına uyma konusunda gerçeğe klasik film mantığından çok daha yakın. Bundan anarşi anlaşılmamalı. Yalnızca klasik filmden bir sapış. Teknik prosedürün kaba-kronolojik olay sıralamacılığından ayrılma.Çünkü hayatın bazı yönleri yalnızca şiirsel mantıkla aktarılabilir. Matematiksel mantık, bize hayatın anlamını sunmaktan (bunun sanatın amacı olduğunu hatırlayalım) uzaktır.

            Genelde sanatçının özelde ise yönetmenin elinde bir evren dolusu kargaşa vardır.Sanatçının/yönetmenin vazifesi ise, gereksiz parçalarıolabildiğince ayıklamak;  muhatabına bu keşmekeşteki hakikati sunmaktır. Birşairimizin şiir tanımınıhatırlayalım: En iyi şiir, içinden en az kelime atılabilen şiirdir. Bu açıdan yönetmen, bir kaya parçasının fazlalıklarını yontan, içindeki eseri ortaya çıkaran bir heykeltıraş gibidir; fakat o burada durmayı bilmelidir. Burada yönetmen, muhatabını yani izleyicisini güzel ile baş başa bırakmalıdır. Vermek istediği bir mesajı olabilir; fakat bunu doğrudan yapmaya kalkışmamalıdır. Görüşünüizleyiciye dayatmamalıdır. Bir seyirci, Tarkovski’ye mektubunda şöyle diyor: “Ayna (zerkalo) içinçok teşekkürler. Her şey aynen çocukluğumdaki gibi. Bunu nasıl öğrendiğinizi merak ettim doğrusu.” Çünkü hissettirmeyi söylemeye tercih etti. Kendi benlik arayışı macerasına seyirciyi de dâhil etti. Bu sayede seyirci, sadece kendisine ait olduğunu zannettiği hislerin, birçoklarınca da paylaşıldığı sonucuna vardı. Adı konmamıştı, o kadar. Bu, sadece şiirin ortaya koyabileceği bir mucizedir. Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey, nasılım?” diyerek, hepimizi aynı parantezin içine aldığı gibi. Şiirin, ‘z’ harfinden sonra başlaması gibi. Kelimelerin her yükü kaldıramayacağıgibi. Şairler, şiirleriyle günlük dilde anlatılmazı anlatan mucizenin sahipleri. Çünkü insanın hissettikleri ve geniş anlamda hayat, insanın günlük dilde kuracağı “matematiksel” günlük konuşma diline sığamayacak kadar zengindir. Buradan, entelektüel seçkincilik yapmayaçalıştığım anlaşılmamalıdır. Bir başka seyircinin dediği gibi, “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan, birbirini hep anlayacaktır. Bunlardan biri buzul, diğeri atom çağında yaşamışolsun fark etmez.” Tarkovski, şairlere has bu anlayışı alır ve sinemaya uyarlar. Seyirci olarak bizler, bir öykü, eylemler, kahramanlar ve hepimizi tatmin edecek bir sonla karşılaşmak isteriz fakat şiirsel sinema bu değildir. Zaten hayat da bu değildir. Gerçek hayatta hikâyeler yarım kalır, kahramanlar dahi zayıftır. En önemlisi, insanları kahramanlaştıran ve güçlü kılan, yaşadığı mutlu anlarıdeğil, kendisi ve başkaları için çektiği yahut pasif olarak maruz kaldığı acılardır. Klasik filmlerin savaş kahramanları, anlatmak istediğimiz hususun iyi bir örneği: Çoğu zaman senarist/yönetmen dayanamaz ve filmin sonunda kahramanı muzaffer ilan ediverir. Zorlukları, zulmügeride bırakır; kahramanları “sonsuza kadar mutlu yaşatır”( lived happily ever after). Bu, savaşın hakikatinden uzak. Böyle bir film, bizi savaşın temsil ettiği şeylerle ve savaşın kazananı olmadığıgerçeğiyle yüzleştiremez. Gerçek savaş, “İvan’ın Çocukluğu”( ivanovo detstvo) filmi gibidir.Gerçek savaşta çocuk İvan’lar ölür, mutlu son yoktur.

            Başa dönecek olursak, sinemayı bir sanat dalı olarak ele almayı hedefleyen bir yönetmen, asla her şeyi söyleme çabasına girmemeli, seyirciye, filme kendisini dahil edebileceği ve sorular soracağı alanlar bırakmalıdır.”Bir nesne hakkında her şey bir çırpıda söylenmez ise, insan bu konuda şahsi görüşlerüretme imkanına kavuşur. Seyirci, zahmetsiz elde ettiği sonuçla ne yapacağını bilemez.”Tarkovski’nin bu cümlelerinde dile getirdiği hakikati, 1848 yılında Gogol, bir mektubunda Sukovski’ye şu satırlarla ifade eder: “Vaaz vererek öğretmek benim işim değil. Benim işim, yaşayan görüntüler aracılığıyla konuşmaktır, yargılar aracılığıyla değil. Hayatı hayat olarak ele almalı ve asla ucuzlatmamalıyım.” Ve Engels:”Yazarın görüşleri ne kadar iyi gizlenmişse sanat açısından o kadar iyidir” Aynı hakikati sezen üç farklı deha. Sanata (sinemaya) yalnızca bir kırbaç işlevi yüklemek; seyirciye, statik sürtünme kuvvetini aşmasında yardım etmek. Varacağı noktaya varma işini, seyircinin kendi kendine tecrübe etmesini sağlamak. Şiirsel bağlantılar, olağanüstü bir ortam yaratarak seyirciye bu hareketi ihdas eder. Dolaysız, genel geçer sonuçlar çıkaran “Hollywoodçizgisi” insana, buna nazaran, “geometri teoremlerinin ispatını” anımsatıyor.

         Günlük yaşamımızda insanıdeğiştiren esas unsur, esiri olduğu ihtiraslar, şahsi gerilimler ve  içhesaplaşmalarıdır. TıpkıTarkovski’yi bir çok yönden etkileyen Dostoyevski’nin, kahramanlarının yaşadığıdeğişimler gibi. Dostoyevski, bir karakterin dönüşümünüanlatabilmek için, karmaşık olaylara, entrikalara, patlamalara, doğaüstülüklere ihtiyaç duymaz. Bunlar olmasa bile, akıl ve kalp sahibi bir varlık olarak insan, değişmeye ve dönüşmeye zaten mahkûmdur çünkü. Karamozovlar’ın hikâyesi, birbiri ardına eklenen olaylar zinciri değildir; Dostoyevski’nin, gerçek bir psikolog gibi, insan ruhunun en derin ve en karanlık noktalarınıkurcalayarak kaleme almasının hikâyesidir. Bu anlayışla, İvan Karamozov’un başlangıç noktası ile  bitiş noktası arasındaki uçurum iğreti durmaz ve bu anlayış, okurun, kendisini sorgulaması ve filme adeta ‘diyalektik bir gözlükle’ bakabilmesi için daha uygundur. Diğer sanat eserlerinde olduğu gibi sinemada da bir film, izleyicisini içine alabildiği ölçüde onu değiştirme şansına da sahiptir. Klasik filmler, bu şansı kullanmada daha geride dururlar. Genellikle filmin sona ermesiyle birlikte bahis kapanır ve biz günlük hayatımıza döneriz. Bu, sinemanın imkânlarının yalnızca cüzi bir kısmının kullanılmasıdır. Suç Ve Ceza’yı okuyan her insan, kitabın sona ermesiyle birlikte artık iki insan halini alır; bir yanında sürekli onunla beraber gezen bir Raskolnikov’a sahiptir artık.Tarkovski’nin Stalker filmini izleyen her insan da, bir yanında bir “iz sürücü”nün kendisiyle beraber olduğunu fark eder. Olmasını istediği şeyleri ve en gizli dileklerini kurcalayan, bu ikisinin aceba aynışey mi olduğu sorusu ile kafasını sürekli meşgul eden bir “stalker”. Aynı şekilde “Nostalghia”filminin son sahnesindeki deli kahraman ve konuşması, izleyenin kişiliğine yapışır kalır. Çokça tekrar ettiğim gibi bu, şiirselliğin, şiirsel mantığın, söylemektense hissettirmenin mucizesidir. Perdede bir takım şeyler izleriz fakat şiirsel sinemada yönetmen, aynasını bize tutmuştur: Perdeçizgisi silikleşmiştir artık, sahnenin iki tarafındaki de bizizdir: Okuyucuyu Ruhi Bey’leştiren Edip Cansever, Raskolnikovlaştıran Dostoyevski, Stalker’laştıran Tarkovski.

            “Hiçbir dilde söylenmemiş

            Hiçbir dilde yazılmamış

            Sözler ve şarkılar içindeyim” (Edip Cansever)

Yararlanılan Kaynaklar:

1.Mühürlenmiş Zaman, Andrey Tarkovski

2.Zaman zaman içinde, Andrey Tarkovski

3.Şiirsel Sinema, Andrey Tarkovski (derleyen: John Gianvito)

(etki dergi, 2. Sayı)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön