Bugünde yaşıyor oluşumuz bugüne ait olduğumuz anlamına gelmeyebilir. Aynı şekilde, bir yerde doğmuş olmak, orada ölmeyi gerektirmiyor. (Coğrafya kaderdir, diyor. Peki. Ağızların sakızı. Cemil Bey yüksek bir tonda şöyle yazıyor: Gitmek kaderin hatalarını düzeltmektir. Gelgelelim bunları sığca düşünmekten, etraflıca ifade edemiyorum, henüz).
Gitmek ne demek? Coğrafi olarak yer değiştirmek gitmeye dahil ama bu kavramda bundan daha fazlası var. Sanırım en genel anlamıyla, kulağını kendi içine doğrultabilmek uğruna, farkında olmadan güçlü bağlarla bağlandığımız yargılardan kurtulabilmek için fiziksel yer değiştirmek demek. Ne kadar çabalasak da, o dip ses hep devam ediyor. Ama önyargılar ve günlük hayatın gürültüsü bastırabiliyor iç sesimizi. Zamanla da ölüp gidiyor garibim. Onu işitmek kolay şey değil. Eğlenceli de değil çoğu zaman. Duymak için önce gitmek, sonra da çokça durmak gerekiyor. Peki ne yapıyoruz? Bu kadar uğraş ne için? Umutsuzluğa kapılmadan etki alanımızı genişletmeye çabalıyoruz, sanırım. Kendini duymak ya da en azından kendine kulak kabartmak, bu doğrultuda ilk durak olabilir. (“Bu arada kendimle kalınca, sakin ol diyorum. Ama ne zamana kadar?*”). Ayrılmaya yakın, belki son kez, hem de öylesine laflarken durduk yere şöyle diyor: “Yalnızlık için için o kadar da kötü değil”. Varlığı bile bir çağrı zaten. Al işte, henüz aydınlığa kavuşmamış bir köşe: Bir sürü tavsiye dinliyor, yığınla örneğe şahitlik ediyoruz. Hiçbirisi “varlığı başlıbaşına bir çağrı” olan bir insanın yalnızca var olarak bizi değiştirdiği kadar değiştiremiyor. Adam, diyorum, sabırla ve azimle, hep hareket ederek ve hep bekleyerek, yılların emeğiyle kendi kendini doğurmuş. “Şark, oturup beklemenin yeridir**”. Fakat bu beklemeler ne zaman doğurganlığını kaybetmiş, safi çürüme halini almış; orası bir muamma ki çözene aşk olsun.
Birey kendisine şu soruyu soruyor: Ben hangi tarihe aitim? 2020? 2030? Neticede insan, çoğu kez, bir an için yaşar ve bu, an’ın küçümsenmemesi, tam tersine belki 30 yılda yaratılan bir ürün olarak kutsanması gerektiğinin kanıtıdır. Kendisi için var olduğumuz anda hazırlıksız yakalanmamak için, bugün umutsuzluğa kapılmamak ve çok çalışmak borcu ile borçluyuz. Bu, tercihten de öte. Çok evvelinden hiçbir şeyin zorunda olmadığımızı ifade etmemiş olsam, zorunluluk derdim. Ama öyle. Anlam bütünlüğü. Karışık ifadeler. Öyle işte. Her şeyi bilemeyiz. Ama her şeyi sezebiliriz. Ama her seziyi de dil ile ifade edemeyiz. Gideduralım. Adama baktım, kaderi de umurunda değil. Hep gidiyor; yazıyor siliyor ama hep gidiyor. Beklemesi bile bizden, yani şarktan ayrı bir bekleme. Beklerken bile gidiyor. Evrilerek bekliyor. Bekledikçe evriliyor. Çürümekten de çok uzak.
Dostum Gelecekçi. Şair omuzlarına akademi postu yüklemiş. İkisinin de hakkını veriyor, hem de nasıl. Kamusal günlüklerini su gibi içiyorum. Dostum T. Var olan az sayıda şairden bir başkası. Hiç şiir yazmasaydı dahi böyle düşünürdüm. Cahit Bey ve Rilke Bey gibi o da bu çağa ait değil; bir yanlışlık eseri gönderilmiş olsa gerek. “Eskiden uyuyunca geçiyordu. Artık geçmiyor.” Yazdıklarına ad koyacak olsam “süt” derdim. Öyle berrak. 2016. 2017. Şubat. Mayıs. Haziran. 2018. 2019. Günler, tarihler ve saatler. İnsan, yazdığı bir şeyde kendini anlatır, bu hep böyle gibidir.
Başka? Hiçbir hafakan kalıcı değil. İnsan hayatı radyo frekansı gibi; her çıkış düşüşü taşıyor. Her inişi çıkış takip ediyor. Günlerin getirdiğini günler götürür. Muhakkak geçer. Hayatta yapılacak ve ders alınacak bu kadar çok hata varken, aynı hatada ısrar edip durmanın anlamı yok. Duygularımızı çok da ciddiye almamak gerek. (Eskiden yürüyünce geçiyordu. Şimdi koşunca da geçmiyor.)
Yalnızlık, içimiz için o kadar da kötü olmayabilir. Zaten, iyi hissediyor oluşumuz, iyi olduğumuzu göstermeyebilir. Yazmanın anlamı nedir? Bir takım şeyler duyuyorsunuz, diyelim. Kendi odanızda, bunların uçlarına ulaşmaya çalışıyorsunuz. En ve boylarını ölçüyor, onları ilk baştan analiz etmeye girişiyorsunuz. Başarılı olmanız gerekmez, bu süreç yeterince doğurgan. Peki insan bunları neden ifade eder? Anlaşılmak, başlıbaşına büyük bir kavram, iddia. Ama ona kapıyı açtığımızda, aslında girmesine niyetlenmediğimiz bir çok unsur da doldurabiliyor odamızı. Bu şekilde, sezilerimizi hiç için ortaya döküyor, onları savunmasız ve elbisesiz bırakıyoruz. Hem de anlaşılmak pahasına. Dostum T. şiirinde şöyle yazmıştı: “Dün akşam balkondan attığın saçları tek tek topladım” Ben bunu asla diyemezdim. Çünkü öyle yaşamadım. İnsan, nasıl yaşıyorsa öyle yazıyor. Rilke gibi, yahut Cahit Bey gibi yazmak için, onlar gibi dupduru yaşamak da gerek. Kulakları hep içeriye dönük. Kendilerini doğurmaktan korkmamışlar. Ya da korkmuşlar; ama bunun üzerine yürümekten imtina etmemişler. (Cesaret bu demek değil mi? Asla korkmayan bir insana cesur denemez.) Sanki her şeyi, evet her şeyi sezmişler. (En azından bu çabadan geri durmamışlar.) ”Tel tel kavrayış”. Bir yanlışlık eseri zamanlarının öncesine ya da sonrasına gönderilmiş bu insanlar, bunu olgunlukla karşılıyor ve içlerine sondaj atıyorlar. Bana gelince; odamdan başka benden başka ses çıkıyor. Dostum Gelecekçi. İyi yazıyorsun dendiğim için yazmadığımı ondan daha iyi kim bilebilir? 2016’da, bir kaç kişinin maşallahladığı bir şiirimi masanın üzerine atmış ve “Bu şiir değil” demişti. Hiçbir yerde yayınlamadım. Romatizmin sadece başlangıç, belki bir anlamda devam sütü olduğunu; bir an önce temel gıdaları öğütmeye başlayabilmem için, dişlerimi kendi ellerimle yaratmak zorunda olduğumu ondan öğrendim.
Yüzsüzlük edip katıldığım Law and Computer Sciences dersi. Yapay zekanın/teknolojinin hukuk alanına olası etkilerini 80’den bu yana düşünen bir öğretici. Richard Susskind. Yükseklisans tezi dahi bu konuda; doksanlardan bile önce üstelik. Neler yaşadı, kaç kez direksiyon kırmaya niyetlendi? Bunları ona sormak isterdim; düşünmekle yetindim. Ana dil dahi duyguya küçük gelebiliyorken, böylesine kişisel bir soruyu İngilizce sormkak, henüz girişebileceğim bir şey değil. Yanlış anlaşılmaktansa anlaşılmamayı yeğledim. Ya da üşendim.
Ufak tefek problemlerin birbiri ardına geldiklerinde ne kadar can sıkıcı oldukları malum. Aksaklıklar. Ders seçimi sorunları. Hastalık. “Fresher’s Flu” (Adını koyun ve bunu da gelenekleştirmekten geri durmayın.) Günlerin getirdiğini günler götürür, ve saire. Bisiklet, yani düldül. Hayatımın yeni mütemmim cüzü; onunla her şey daha kolay ve çekilebilir olacaktır. Bu ve buna benzer şeyler düşünürken cüzdanımın cebimde olmadığını fark ediyorum; sokak sokak, adım adım evime kadar geri geliyorum. Düldül de benimle eşkin yürüyor. Umutlarımı kesip karakola doğru plan yapmaya başlamam ile cüzdanı bulmam nasıl aynı ana denke gelebilir? Zaten bu hep böyle oldu. Ne zaman ellerimi yukarı kaldırsam, sorgucum “Şaka yaptım yahu” deyip gülüp geçiyor. İnsan mutsuz olduğu zamanlarda şöyle düşünmeli: “En azından cüzdanım yanımda.”
Gelecekçi müdahale ediyor, bana unuttuklarımı hatırlatıyor. Bir nevi kulağımı büküyor; kendi içime dönmesi için. Bloğuna yazmıştı: “Ben gerçeğim, bunlar da benim gerçeklerim” İnsan, biraz ilgi göremeyedursun; talep edilen halini almaması için kişiliğinden başka engeli kalmıyor. Neticede, takipçi kitlenizin sırtını okşayacak tweet’ler atan, bu gayeye dönük yazılar yazan birisi oluverebilirsiniz. Ama ben kendimi yaşamak zorundayım. Başla türlüsü güç. Odamdan çıkan sese kendi iç sesimi uydurmak zorundayım. Aksi çok gürültülü. Çelişkiler. Ben o değilim, bu da değilim. Daha iyi ya da daha kötü değil. Zaten bu mesele de değil. Siz bile sizi yaşamazsanız, sizi kim yaşayacak? Dostum T. Bavulumun bir köşesine “Sevgili Kappus” mektuplarını sıkıştırmıştı. Zor zamanlar için. Yalnızlık ve onun doğurganlığı. Yolun dönüştürücülüğü sen ne ihtişamlısın. Eskiden çok yürüyünce geçerdi. Buraya ve bu zamana ait olmayabiliriz, pekala. Sakin olmalı, umutsuzluğa kapılmamalı. Ama ne zamana kadar? Bunun cevabını ancak hayat verebilir. Şunu biliyoruz: Sakin olmalı. Akış terorisi: Çok çok çalışmak, bize büyük mutsuzluğumuzu unutturabilir bir süre. Mutsuzluk kendinden kaçınılması gereken bir şey olmasa da, onu bu şekilde ilerici bir forma sokmayı oldukça mantıklı buluyorum. Gelecekçi de bunu makul bulacaktır; ilerici her hareketi alkışlamalıdır ona göre.
Ben ne anlarım? Ama diyorum ki hayat daha dik yaşanabilirdi. Daha beyaz. Bu, gelecek için bir davetiye anlamını da içinde taşır.
Daha etraflı, daha sağlıklı düşünebilmek için, yüksek bir yer eksikliği çekiyorum. Buralar hep düz.
*Cahit Zarifoğlu
**Ahmet Hamdi Tanpınar