Birbirimizin hikayelerine bu kadar çok etki ediyor oluşumuz, müthiş bir gerçek (dehşetli anlamında). Bunu azımsamamak ve bundan doğan sorumluluğu göz ardı etmemek gerekiyor; ama muhakkak dengeyi gözeterek. Sosyal hayata dair her bir araya geliş, hatta (uzaktan) en ufak temas dahi bir uç bulup koskocaman olmaya, yarının kişisel hayatında merkezde yer etmeye müsait. Tesadüf yasası, çevremizi meydana getirmede sandığımızdan da etkili bir rol oynar. En yakın arkadaşlarımıza, dostlarımıza, aşık olduklarımıza yakından baktığımızda, bizi bu insanlarla bir araya getiren ve ileriye götüren olaylar dizisini ateşleyen şeyin çok ufak tesadüfler olduğunu görürüz: Üniversitenin ilk haftası amfide birbirine yakın sıralara oturmuş olmak, ortak bir tanıdığı bulunmak, aynı konulara ilgi duyulduğu için birkaç kez benzer konulu etkinliklerde karşılaşmak, aynı saatlerde sigara molasına çıkmak, gibi. Bu kadar ufak, bu kadar basit. Ufak ve basit şeyler, kendiliğinden meydana gelen durumlar bende hep şüphe uyandırmıştır. O halde duvarda yazmayan, bize verilmeyen ilkeleri kendimiz yazmalı, bir başkasının hayatında iz bırakmanın sorumluluğunu hissederek hareket etmeliyiz. Belki birisi/birilerinin en büyük pişmanlığıyızdır/oluyoruzdur/olacağızdır. Daha acısı, bunun farkında bile değilizdir. Bunda ne var? Pişman olmak/nefret etmek de hayata dahil değil mi? Özgür bireyler özgür kararlar; bir başkasını, onun yerine geçerek ve onun için düşünmek, kibir değil de nedir? Evet öyle. Dahası bu yaklaşıma “yaşamaktan korkmak” diyenler çıkacaktır; ne kadar haksızlar? Ama ben esasen bunları kast etmemiştim; yaşarken de yazarken de. Ama hissettiğim şeyleri, bu keskin uçlu meseleyi kelimelerle ifade edemediğimin farkındayım. Ama bir başkasının hikayesinde büyük bir leke/sızı/pişmanlık/kötü bir tesadüf olmaktansa, az biraz ihtiyatlı olmayı, temaslarımızı derinleştirmekten ve buradan hislerimize kanallar açmaktan (birazcık) çekinmeyi daha onurlu ve tercih edilebilir buluyorum (“Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar“*). Çünkü bir hikayenin sonunda ama-ama demek, haklı olmak, çok pişman hissetmek yetmeyebiliyor. Kalbinin/vicdanının sesini dinlemek ile tek yol heveslerinin peşinden koşturmayı karıştırabiliyoruz. İnsan kendiliğinden aziz; sadece var olduğu için. Başkasının hayatına züccaciye dükkanına giren bir fil gibi girip, sadece hislerimizin/arzularımızın işaret ettiği şekilde adım atıp/her mahreme el uzatıp, sonra elimizi kolumuzu sallayarak çıkamayız. Ya da çıkarız; çünkü vicdanımızdan başka hiç kimse bize hesap sormaz. Diyorum ki bunlar, düzeltilemeyecek hatalar; o halde en baştan ihtiyatlı olmalı. Bu şekilde, bahsettiğim rastgele bir araya gelişleri, bize verilen sonsuz tercihleri de başa çıkılabilir/anlamlandırılabilir kılmış oluruz.
Bunu en ilk Oblomov keşfetmiş ve hayata geçirmişti. Bir büyük yanılgıyı, kendinin üzerini çizmek suretiyle engelledi. Başkasına geri dönülmez acılar yaşatmaktansa, kendi kendini otolize bıraktı. Oblomov, bir bakıma Aziz’dir. Aziz Oblomov. (Buna benzer bir entry girdiğim için Mecelle Sözlük’te bir başka yazardan ağır azar işitmiştim. Olsun. Olduğum yerde duruyorum. Bu da benim gerçeğime dahil.)
/sen çocuksu ruhunda
mündemiç meşaleyi
alev alev yakacak
güneşi arıyorsun
ben seni birkaç adım
birkaç an ısıtacak
bir kıvılcımım ancak/
Ve saire. Zaten çoğu kimse paylaşmayacaktır bu görüşü. Bunun bir önemi de yok. Esasında buraya kadarki kısmı tekrar okuduğumda, bu yaklaşıma karşı ben dahi bir sürü argüman üretebiliyorum. Ne kadar çok “ama” var. Bunu, sonraki okumalarımda fark ediyorum. Niye yazıyorum zaten bunları? Bütün bunların ne anlamı var? Yine de, diyorum ki, soru işaretlerinin burada durmasının kimseye bir zararı yok, belki yararı olur. Olmasa ne çıkar.
Öyle.
*Edip Cansever