Birkaç olay:
Freshers Flu. Bir nevi “acemi salgını”. Buraya yeni gelenleri karşılayan soğuk algınlığına verilen ad. İç sıkıntılı birkaç güne denk gelmesi tuhaf. Odamda yatadururken, sadece dışarıya çıkma, oradan ayrılma ihtiyacı hissediyorum. Olağan hayatta bu durum, çokça başımıza gelir fakat dişimizi sıkar, masamızda oturmaya devam ederiz. Gelgelelim bu kez daha şiddetli. Okul mail hesabımdan, o haftanın etkinliklerini gözden geçiriyorum: Bölge hakiminin teşrif edeceği halka açık bir etkinlik. Yirmi dakikası var. Derhal çıkıyorum. Konuşmalar, konuşmalar. Çok önemli birisi olsa gerek; kapıda askerler/korumalar bekliyor.
Etkinlik sonu. İç sıkıntısı yerlilerinde. Etkinlikler: Oxford Marksist Fikir Topluluğu. “Neden Marksist olmalıyım?”. Yarım saat sonra; üstelik Londra’dan İşçi Parti’li bir gazeteci de teşrif edip konuşma yapacak. Yürüyorum. Öğrenci Toplulukları binası giriş katı, büyükçe bir salon. Bir köşeye oturuyor, bana en yakın insanla tanışmaya girişiyorum Ben Ali. Türkiye. “Daniel. Türkiye mi? Ben de Türkçe biliyorum, Türk dili okuyorum zaten.” Daniel, ebeveyninden birisi Macar, diğeri İngiliz. “Çok eskiden beri ortadoğuya merak duyuyorum. Şimdi de Farsça öğrenmeye başladım. İlerisi? Evet tabi ki düşündüm. Gazeteci olacağım; Türkiye’de gazetecilik yapmak istiyorum. Sen? Öylesine geldin demek. Ben de sola son birkaç yıldır meraklıyım. Aktivistim de. Hangi okul? İstanbul Hukuk? Aa Deniz Gezmiş’in okulu. Biyografisini okuyorum şu aralar.” Pembroke College; yani her cuma rekabet hukuku dersi için gittiğim Oxford Kolejine mensup Daniel. Cuma ders sonrası sözleşiyor, kahve içmeye oturuyoruz. Daha bir sürü şey anlatıyor. Dinledikçe şaşırıyorum. Doğu ekspresini anlatıyor. İzmir’i. Ankara’yı. Londra’yı pek sevmediğimi söylüyorum. “Ankara gibi” diyor. “Önce sevmezsin, ama sonraları çokça sevmeye başlarsın.” Tuhaf. İzmir. “Kadifekale’de kaldım. Orada kentsel dönüşüme ilişkin bir makale yazmak için sokak sokak gezdim, insanlarla konuştum, onları dinledim. İngilizler. Hayır Türkler gibi değiller. Burada herkes nazik görünür ama çoğu şey yapmacıktır. Şimdi Karaköy’den Galata’ya sokak sokak çıkmak vardı. Kahvehanelerde dayılarla muhabbet etmek vardı.” Daha da tuhaf. Odasını gezdiriyor. Sabahattin Ali. Türkiye’den eşyalar. Fotoğraflar. Garip bir tablo: “Bunu neden astın? Çünkü çok alakasız şeyler” Hz. Ali. Sol altta Kabe. Sağ altta Hz. Meryem, kucağında bebek İsa’yı tutuyor. “Türkiye’deki arkadaşlarım dalga geçmek için hediye ettiler. Ben de aldırmadım buraya getirip duvarıma astım.”

Çok daha tuhaf. Birbirimize ısınıyor ve arada muhabbet etmek üzere sözleşerek ayrılıyoruz. Birkaç günün iç sıkıntısı, rastgele sokağa atlayış, beni çok sıradışı bir arkadaşlığa iletiyor. Daniel’in hikayesini dinliyor, anlıyor ve ona saygı duyuyorum.
Ders seçimi problemleri. Bu yıl ilk kez verilmeye başlanan Law and Computer Sciences dersini alamayacak olmak canımı sıkıyor: Hepsi Oxfordlu 12 hukuk, 12 bilgisayar bilimi öğrencisi, bir yıl boyunca birlikte çalışıp proje yapacaklar. Bilgisayar bilimlerinin ve bilhassa yapay zekanın hukuk dünyasında yaratabilecekleri sorunlara, değişimlere ve imkanlara ilişkin gayet tatmin edici bir serüven. Duyduğum zaman gözlerim büyümüştü. Olsun diyorum, varsın olmasın. Alternatifi; “Legal Concepts in Environmental Law”. Liz Fisher. Dersi almak istediğimi öğrenip özel mail atıyor: “2 hafta geri kaldın. Şunları okuman faydalı olabilir.” İlginç. Ders. Öğrenci grubunun arasından beni seçiyor: “Sen Ali olmalısın. Hoşgeldin. Umarım dersimizi beğenirsin.” Ders sonu. Kapıda durduruyor: “Dersi nasıl buldun? Hmm. Demek böyle böyle sorunlar yaşadın; çok iyi anlıyorum ve çok üzgünüm. Kaçırdığın iki dersi telafi etmek istersen, arkadaşın X ile size özel ders verebilirim.” Şaşırıyorum. Liz Hoca; ne kadar güzel ve ne kadar mütevazı. Nuray Ablamı anımsatıyor. Yine de “ben kimim ki/sen kimsin ki” atmosferinde yetişen ben için çok umulmadık tecrübeler. (“Estağfurullah” yok İngilizcede. Büyük eksiklik. Yerine bir şey koymayı da beceremedim. It is my honour? Olmuyor. Her neyse.)
Liz Fisher. “Has anyone done construction before?” Bir kaç inşaat hatıram canlanıyor. Elimi kaldırmaya yelteniyorum; şans eseri bir hanımefendi benden önce davranıp, beni epey komik bir durumdan kurtarıyor: Liz Hanım”İnşaatta çalıştınız mı” demiyormuş meğer; inşaat hukuku alanında çalıştınız mı diyormuş. Birkaç gündür bunu düşünüp kendi kendime gülüyorum.
Burada yaygın olarak kullanılan sosyal medya, Facebook. İÜHF öncesi yazında Anadolu Vakfına bursa başvururken, vakfın isteğiyle açtığım bir hesabım vardı. Ama kullanmıyordum. İnsanlar kural olarak Facebook kullanıyor; mesajlaşmak için de Facebook’un yavru ürünü Messenger’ı tercih ediyorlar. Uyum sağlamak adına Messenger indiriyorum: Aman Allahım, son beş yıldan bir sürü mesaj! 2015. Eski arkadaşlarım selam yolluyor, ne yapıp ne ettiğimi soruyorlar. 2016, ders notumu paylaştığım için teşekkür. 17, Furkan, Yelkensiz’in yeni sayısı için yazı istiyor. Birisi, fotoğrafçılık atölyesi ile ilgili sorular soruyor. Ve daha başkaları. Orada, dokunulmamış bir şekilde yıllardır bekliyorlar. Interstellar’da, yirmi küsür yılın mesajlarını bir oturuşta dinleyen Cooper gibi hissediyorum. İşin garip yanı, ne kadar ufak ve önemsiz de olsalar, bir mesajı okuduğumda içimi o günlerin duygusu kaplıyor. (Çünkü her dönemin hakim bir duygusu vardır.) Birinci sınıf mesajları, o garipliği ve yabancılığı anımsatıveriyor. Upuzun yürüyüşlere çıktığım öğle sonlarında akşamlarda beni çevreleyen şeyler, 2017 mesajları ile beraber üstüme başıma yeniden bulaşıyor. Daha buna benzer bir sürü şey. Her bir mesaja teker teker dönüp özür diliyorum. Tuhaf mı tuhaf.
Düldül ile tanışma: Okul yolum üzerinde, park demirlerine kilitlenmiş bir bisiklet. Üzerinde “75 pound. Pedro” yazılı. Bu paraya, burada. Almalıyım. Akşama doğru arıyorum fakat benden önce bir başkasının aldığını söylüyor Pedro. Tühlüyorum. Olsun.Nasip. Bir sonraki gün, aynı yerde bir başka bisiklet; daha da güzel.”75 pound. Pedro”. Pedro’ya bak sen! Demek böyle para kazanıyorsun; helal olsun. Arıyor ve akşam bisikleti almak üzere sözleşiyorum.

Pedro, üç küçük minikle beraber parayı almaya, bisikleti ve kilidini teslim etmeye geliyor. Yaptığı işe saygı duyuyor ve Düldül’e (III. Düldül) atladığım gibi yola koyuluyorum. (Aynı köşede, bisikletin biri gidiyor, öbürü geliyor. Aynı kalan şey; üzerindeki tabela. Pedro kendini kabul ettirmiş. Aferin ona). Bundan sonra hayat daha alımlı bir hal alıyor. Fakülte/kolej/ev üçgeninde, on dakikayı aşan bir yolculuğum yok. Üstelik (benim güzel şehrim) İstanbul’da dahi bisiklete binmekten zevk alan ben için, bu bisiklet şehrinde aksini düşünmek mümkün değil. İstanbul: Gece 2-3 gibi, yani tramvaylar çalışmıyor iken tramvay yolu boyunca bisiklete binerdim. Çapa-Beyazıt-Sultanahmet-Karaköy ve devamı. 2017 yaz. I.Düldül. Zor bir dönemle başa çıkma yöntemi. Beni ne kadar da rahatlatıyordu. Sadece hatıra. Şimdi burada, akşamları kütüphaneden çıkıp bütün bunları aklımdan geçirerek, şükran denen duyguyu en yoğun haliyle ve tam anlamıyla hissederek evime doğru pedallıyorum.
Her gün yeni yeni şeyler tecrübe ediyor, bu büyük değişimin etkileri ile başa çıkacak yollar keşfediyorum. Ders yükü başa çıkılamaz gibi görünüyor; ama bunlardan bahsetmenin bir anlamı yok.
“Âbisten-i safâ vü kederdir leyâl hep
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar.” Rahmî.
Zaman daha neler gösterir.
Okurken hiç sıkılmadım, kalitesiz olanları yüzünden sonunu getiremediğimiz yazılardan sonra böyle bir deneme okumak son derece güzel bir etki uyandırdı. Ayrıca anlattığınız hususlar, mezun olmak üzere olan bir hukukçunun da yurt dışında eğitim almasına teşvik edebilecek bir niteliğe sahip, tebrik ederim.
“kalitesiz olanları yüzünden sonunu getirememe” kısmını anlamadım esasen. Ama çok teşekkür ederim, eksik olmayın.