*(oxford yazıları (6))
Havalar bir şeylere işaret ediyor. Bu hep böyledir. İyiden iyiye soğuk. Diyorum ki, Reus’un paltosu gibi bir paltom olsa hiç üşümezdim. Zaman hep aynı zaman. Bütün bunlar yaşandı mı? Şahitler var. Peki kim yaşadı?
Kısa yürüyüşler. Afrikalılar. Çinliler. Avustralyalılar. Türkler. Siyahiler siyahi olmayanlar. Zamanla mukayyet. Ama kayıtsız duruyorlar. Biraz daha yürüyorum. Sokaktayım yolda kimseler yok. Odada kimseler yok. Bir evim oldu mu hiç? Annem diye kayıtlı birisi arıyor oğlum diyor oğlum. Bir annem var mı? Bütün bunlar yaşandı mı? Sanki birinin rüyasıydı. Daha neler. Hem daha çeyrek asırdan hallice. “Ama ama düşünüyorsun ya varsın” diyor o kadar basit değil. Bu ezberlerle avunamıyorum. Varlık verilen değil kazanılan bir şey gibi. Bunu kim diyor? Birisi beni sevdiğini söylüyor ama ben onu tanıyor muyum? Belki bir başkasının düşüncesinden ibaretim, ya da var değil ama varlık kuruntusu içindeyim. Murat bunları okursa gülümser saçma bulur – o gerçek mi onunla tanışalı epey oldu 2016 idi bu süreçte çok şey yaşadık ortak bir çevremiz bile oluştu-. 2016 yaşandı mı? Ya da kim yaşadı? İmkanım olsa ben değil derdim.
-Dostum bunlar edebiyat değil
-Ya ne?
-Baca temizliği.
Biliyorum. Bir mevsim bitiyor, başkası başlıyor. Bu hep böyledir. Ben sanki burada yanlışlıkla ve kendi kendimi temsil eder gibi. Bir insan nasıl yaşar anlayamıyorum nasıl? Bunu hiçbir zaman anlayabileceğimi de sanmam. Seksen yaşına nasıl ayak basabilir bir ademoğlu-havvakızı? Büyükbabam var, annemin babası, onu anımsıyorum. Mahallemde(?) bir de arkadaşı var, idi, bu hafta vefat ettiğini söylüyor annem. Büyükbabam iyi adamdır sessizdir kimselere rahatsızlık vermez karıncadan incinir nazikliktedir sessizce yaşar gider. Bir de çok yürür. Geçen hafta kimselere haber etmeden ölüm döşeğindeki arkadaşını ziyaret ediyor, elini tutuyor ey arkadaşım bülbül gibi şakırdın şimdi niye bana cevap vermiyorsun diyor ağlıyor. Şimdi o bu dünyadan alacaklı, ama bu da içinde azala azala kendiyle yaşayacaktır. İnsan bekleyen bir hayvandır. O bunu demez ama her sabah hisseder. Unutmak unutmak unutmak için. Ali dedem geliyor aklıma, ne de olsa adımı ondan alıyorum. Öldüğü yaşa bir yılım var. Şiir yazıyordu ve dünyada şen geziyordu- not defteri elimde şiirleri de içinde bu böyle güzel-. Yaşamadım hiç, zaman ve mekanın kesiştiği yerde biraz bakındım çıktım, derdim ben olsaydım. Yürüyordum birazcık soluklandım o kadar. Ey zaman beni bırak. Seni bir çırpıda aştığım oluyor. Maskeni tekmeliyorum; bir de bakıyorum ki her şey aynı anda yaşanıyor. Sen bize dilim dilim servis ediyorsun o kadar. Sonra avuç avuç yükselen his. Doyumsuz kavrayış. Gezegenlerin birini alıp ötekine vurabilecekmiş gibi. Sade ve yoğun ve ikna edici. Bir kadın beni sevdiğini düşünüyor onu anımsıyorum. Az sonra uyanış. Azar azar serzeniş. Vücudumuz kadar bile gücümüz yok. Git geller git ve geller. Dostum T. umuyor ki bu hareketlilik kırk yıl, sonra bu cereyanlar bir nebze dinecektir. Sanırım zamanla kayıtlı kaldıkça inip çıkacağız, inecek ve çıkacak. Zamandan korkuyorum. “Afraid of Time”. Ey’leri takip eden başka başka ey’ler. Fikir: Herkesin başına aynı şeyler geliyor. Fark, olayları karşılayış ve onlara tahammül gösteriş biçimlerimizde.
Ben ne anlarım ondan? Umurumda mıyım? Ama dünya vardır, dostlarım evet. Dünya vardır, buna ikna oluyorum. Ya yaşasaydım? Bu ne şimdi burada? Sorulmadık hiç ama her şeyden sorulacağız. Canımızın fişi, uzanılamaz bir uzaklıkta. Varoluşsal varoşluklara aldırmamaya çalışırız çalışacağız. Ne var ki dünya var ve orada. Hatta burada. Bunu çok sonraları fark ettim. Bekleyen bir mahluk. Yürüyorum. Yürümek de bir bekleme biçimi. Bir grup insan, dilimizi bilmiyorlar. Dillerini biliyorum. Dilimi bilmiyorlar. Bekleyemediğim zamanlarda nihilin karnına kadar indim ve çıktım oradan. Beklemek iyi beklemek güzel aferin. On sekiz kışı Reus’la buluşuyoruz. İstiklalde. Bazı Kadıköy’de. Zaman zaman. Paltosunun cebini görüyorum Hasan Ali kitapları cebine sığsın diye bir köşeyi söküp yeniden dikmiş . Tüm güruhu durdurmak, kocaman bir megafona sarılıp bağırmak istiyorum : “Bu insanlar dev midiiiiiir yatak görmemiş gövde midiiiiiiir” diye ama ceplerime bakıp utanıyorum. Şimdi ellerim cebimde çok uzakta bunları düşünüyorum. Korku korku her köşede çökmüş beni bekliyor. Sokak başlarında sokak sonlarında. “Şimdi ben bu caddeden / Bu hüznü bu hüznü hiç çağırmadan/ Geçip gidebilirim” sanıyordum. Bu zamana kadar biriktirdiğim reçetelerin hiç biri iyi etmiyor. Şarkı da söylüyorum ara sıra. Yürümek de koşmak da yetmiyor. Her şey hep yeni baştan yaşanıyor; onları içinde bulunduğum zaman diliminden ayırıp bir kenara koyamıyor oluşum saçmaladığıma işaret eder. On beş kışı – on altı baharı hikaye atölyesine katılındı, diyelim ki o bendim. Bunu kabul edebilirim, rasyonel insanların hatırına. Tek temada çevrili on bir hikaye: “Bir garip erken” serisi. Kabul edelim ki ben yazdım. Üç dört beş tane yazdıktan sonrası. Allahım? Kurmaca da bir bakıma gerçektir. Zaten bizim gerçekliğimiz de senin kurmacan değil mi, yani bir bakıma? O, en başarılı senaristtir. Ey yeşil sarıklı ulu hocalar. Bu da isimlerden birisi, yalan mı söylüyorum? Kolalı da kollarım. Boyalı da saçları. Yazdıklarımı çokça üzülerek attığım. Zihnim bunları uyduruyor olamaz. Sisli mart günü yürüdüğüm yürüdüğüm yürüdüğüm üzüldüğüm. Salih gel beni al biraz da beraber düşünelim. Neden ölmüyor olanlar ve olmayanlar neden araya girip girip duruyor? Unutmak unutmak unutmak. Sadece olacaklar değil, olmuş olanlar da yeni baştan yaşanıyor. Daimi deveran.
Olanda hayır vardır. Olmayanda da. Bu senaryoda rolümün dışında mıyım, yahut bu perdede yok muydu rolüm? Ya bu sahnede neden bu kadar eğreti duruşum? Bir garip erken. Benim ölü doğmuş ama canlı gömdüğüm hikayelerim. Bir kış üç çocuk hayali gömüyorum. Bir sonraki kış üç tane daha. Olmayanların sonsuz döngüsü. Yaşanan bir durum, eskiyecektir ama yaşanmayan durumlar ölmüyor.
Hayır, unutmak unutmak unutmak. Varoluşsal varoşluklardan yakanı paçanı kolunu sıyırmak. Boyalı da saçları. Kolalı da kollarım. Nasıl yaşıyorlar, gerçekten yaşayan insanlar, nasıl? Sadece zaman ve mekanla değil, yaşanan ve yaşanmayanla da kayıtlı iken? İnsan, beklemekten yaratılmış. Böyle buyurmuş senarist. Hayırda da hayır, evette de hayır. Murat bir kadının şiirlerini gösteriyor. Doğmamış çocuklarının karnındaki sızısından bahsediyor. Üç yılı aşıyor ama ben bunu unutamıyorum. Ölü hayaller, dilimi bilmeyen insanların memleketinde geceleri duvarlardan sesler çıkarıyorlar. “Odam bozbulanık odam çok köşeli odam”. Elimdekilerle ne yapacağımı kestiremiyorum. Dilimi bilmiyorlar. O zaman ya daima tereddüt etmeli, ya da zaman bizi salmalı. Dün ve şu an ve yarının aynı şey olduğuna ikna olmak, unutmak unutmak unutmak için.
Reçetelerimi bürüyor ve bir kenara kaldırıyorum. Bir ülkem oldu mu? Bunu bir ön kabul olarak alalım, rasyonel güruhun hatırına. Orada neyim var? Burada neyim var? Rolümüz dahi yazılıp verilmemişken, kamil birer oyunculuk bekleniyoruz. Hataya tahammül yok değil, bu böyle iyi. Rolünü kendin keşfettiğin uzun çok uzun bir serüven. Dostum T. kızıyor. Halbuki henüz on gün evvel, yeryüzünde kaplanan hacme sabah akşam müteşekkir idim. Bir yerlere giriyor bir yerlerden çıkıyorum. Onunla benim aramdaki farklar. O süper bir insandı ben değilim. Ne kadar güzel gülüyor. Boynumdaki tasmanın, koşmama izin verdiği çemberin biraz dışında ayakta duruyor. Gel gel yapıyor, sevilesi bir finoya hasretlik duyar gibi elime koluma ayağıma. Hep orada değilmiş fakat durduğu yeri seçtiğini kendi sözlerinden anlıyorum. Seçimlerinin ciddiyetinin farkında değil. Ben ne anlarım ki ondan? Koşuyor koşuyor ipimin boynumda sekmesiyle nefessiz kalıyorum. Ya git ya git – gidiyorum işte gittim de-. Uçaklar iniyor uçaklar kalkıyor. O kapıdan bir daha ne zaman geçerim? Salih beni vedalıyor arkamı dönüyorum gözlerimdekiler ne havaya bakıyorum – bunu bir filmde mi gördüm? Unutmak unutmak unutmak ne tuhaf. Bu şarkının burada işi ne? Senarist bunu da ihmal etmemiş bu böyle çok daha güzel.
Ufak tefek bir adamın illüzyon kuşağında sis duman dağılınca duvara çarpması. Önüne geçilemez çekimin, bir başka dünyanın yasasıyla karşılaşınca yaşadığı afallama. Ben ne anlarım ki ondan? Ben sizi neden bilmiyorum? Neler çekiyorsunuz? Siz? Benim neler çektiğimi neden bileceksiniz ki? Yıkarak yapıyor. Sahteliği un ufak ederek kendi varlığını inşa ediyor. Bana da Reus’un paltosundan gerek. Yürüyorum. Sis dağılıyor, kısa ve uzun yürüyüşlerin sonunda sükunet vardı bunu çok iyi hatırlıyorum. Şahitler var. Yaşamak iyi güzel. İnsan olmak, müteşekkir olmak için yeter -şahitler var. Bu böyle iyi.

Ferid Edgu okudunuz mu ?
Tabi ki, hayranlıkla. Zaten ona nazire yapmak istedim. Başlık dahil.