Mübalağa edildiğini anladığımız her meseleye teyakkuzla yaklaşmalı, oraya hemen şüphe kurtçuklarımızı salmalıyız. Abartılan eylemin/nesnenin üzerinde biraz gezinmeliler. Okuma eylemini de bunlardan birisi olarak görüyorum. “İyi diyorsun da, eğer bir şey abartılacaksa o da okumak olmalı değil mi?”. Burada okumanın önemine laf söyleyecek değilim; iyi bir şeyler ortaya koymanın yolunun vasıflı ve çok okumaktan geçtiği hususunda kalbim ve aklım hemfikir. Ama burada kalmamalı, biraz kurcalamalıyız. Çünkü salt okuma eyleminde eksik bir şeyler var. (Esasında bu yazıda, sadece olağan bir Oxford gününden/haftasından bahsetme niyetindeydim; “işe yarar bir şey” ortaya koymak adına. Ne var ki geriye sadece bir haftam kaldı. Yazının ikinci kısımda işe yarayan şeyler de bulacaksın sevgili okur.)
Yeri geliyor, okumak zihnî tembelliğin hem besleyicisi hem de tezahürü olup çıkıyor. Neticede her kitap, başka bir zihnin ortaya koyduğu az/çok tutarlı bir harita. Başkalarının haritalarına başvurabiliriz; ama onlara bağımlılık, bizim kendi haritamızı oluşturmamıza, böyle gide gide içimizdeki pusulayı inşa etmemize engel teşkil edebilir. İçimizdeki pusula: Tam anlamıyla kavrayamadığımız bir alanda dahi, en azından ne yöne çaba harcamamız gerektiğini bize sezdiren mekanizma. Bizi doğru yönde tutan iç ses. Anlamasak da, gittiğimiz yönde bir vakit sonra anlayacağımızı anlamak, öğreneceğmizi öğrenmek. Okuma bağımlısı bir zihin, bir hususta kendi yaklaşımını ortaya koymaktansa (en azından buna çabalamaktansa) hazır yaklaşımlardan medet umuyor. (Bu konuda daha etraflı ve tutarlı fikirler edinmek istersen, Schopenhauer’ın ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine’ adlı kitabına başvurabilirsin sevgili okur. Bu hususu ifade ederken bile kitap önerisinde bulunmam da tezat aslında. Okur bunu sezivermiştir. Olur o kadar.)
Hele bir de diyalektik okuma pratiğinden habersiz, saf geleneksel-düz düz okuma yapan bir zihinden bahsediyorsak, okumanın bu zararlı yönü daha da belirginleşir. Böyle bir okur, okuduğu bir kitabın yazarına sadece “haklısınız” diyebilir. Tam zıddı görüşten bir yazarın, ilk kitaptaki fikirlerin tam zıddını savunduğu bir kitabını okusun; “gerçekten siz de haklısınız” der de başka bir şey diyemez. Okuma serüveniniz, bir disiplinin etrafında ilerlemiyorsa, iş daha da çığırından çıkar. Buradan, farklı görüşlerden /ideolojilerden okumayı tükaka ettiğim anlaşılmasın. Neticede ölçülü ve bilinçli tutarsızlık da bir bakıma tutarlılıktır. Kastettiğim bu değil; diyalektik okumaya getiriyorum lafı. Okuduğumuz bir kitabın, bizim o kitabı okumadan önce zihnimize kurduğumuz fabrikanın çarklarından geçmesi, bazı hususların kabul edilmesi, bazı fikirlerin kenarına soru işareti konması ve muhakkak bazı hususlara karşı çıkılması. Çünkü bir kitaba zahmet edip başvuruyorsak, büyük ihtimalle o kitabın yazarı, kitabın konusu hususunda bizden daha üst bir bilince sahiptir. Basınç yasası: Hava, yüksek basınçtan alçak basınca akar. Bu ikisi arasında bahsettiğim mekanizmamız yoksa, her okuduğumuz kitaptan sonra aklımız bir başka yazarın fikirleri istila eder. Neticede zihnimiz, başka başka zihinlerin rüzgarında alt üst olmuş; ama zinhar bir araya gelememiş, bir kimlikten yoksun şeyler bütünü olur çıkar. (Cemil Meriç okurken çoğu zaman böyle hissederim, ona karşı çıkmaktan aciz kalırım.) Bahsettiğim tehlike üzerine benden daha önceleri kafa yormuş dostum- üstadım ‘gelecekçi’, çok etkilendiğim bir metni kendisi ile paylaştığımda hemen “buna karşı argümanın ne olurdu?” diye sorar. Gelecekçi gerçektir; zihnindekiler de onun gerçekleridir.
Peki ne yapmalı? Tabi ki okumalı. Hem de çok okumalı. Ama kendimizi geleneksel okumayı aşmaya, diyalektik okuma düzeyine ulaşmaya zorlamalı. Bu işin bir yanı. Dahası var: Muhakkak yazmalı. Yazdığımız şeyleri yayınlamak zorunda da değiliz üstelik. Hem de hiç. Bu yanlış anlayışın nereden meydana geldiğini de tam çözebilmiş değilim. (Şevket Rado, bir yazısında dönem gençlerinin – 40’lı 50’li yıllar – yazı yayınlatma saplantılarını eleştiriyordu. Dergilerden bahisle ‘herkes yazıyor, ama kimse okumuyor’ diyordu. Günümüzü görmemiş olması, onun adına sevindirici). Kendimizi daha iyi tanımak için yazmak: Bu az şey değil. Bir oturuşta 100 sayfayı zorlanmadan devirebilien bir zihin, birbiri ardına 10 cümle yazmaktan aciz olabilir. Hiç yazma tecrübeniz yoksa, kendinize bir konu belirleyin, mantıklı-tutarlı bir biçimde inşa edilmiş 10 cümle yazmayı deneyin. Bahsetmek istediğim hususu siz de göreceksiniz. Okuma eylemi, okunan alana ilişkin bizdeki boşlukların üzerini örtebiliyor. Ama yazmak öyle değil. Tüm taşlardan; anlamdan, bilgi bütünlüğünden, üsluptan, yapıdan siz sorumlusunuz. Kendi içinize dönmek, eksikleri tespit etmek ve ilaveler yapmak, gereksiz yerleri yıkıp yeniden inşa etmek zorundasınız. Bu bakımdan yazma eylemi, yorulduğu yerlerde zihnimizi diriltmeye ve böylece onu daima diri tutmaya, böyle böyle kendi zihin yapımızı daha iyi tanımaya yarayan çok büyülü bir faaliyet. (Yayınlanma aşkı bizatihi ayıplanacak bir şey değil; ama tek motivasyon bu olduğunda, insan zamanla eleniyor. Yayınlanmadan da yazmak: Bana öyle geliyor ki, önemli olan budur.)
Günlük, sevgili okur. En azından bir günlük tutmalı. Öyle değil mi?
***
Bir anlamda bu serinin bütüncüllüğü adına, işe yarar bir şeyler: Oxford eğitim döneminde bir gün / hafta nasıl geçer?
Geçmiş yazılarda yer yer Oxford eğitim sisteminden bahsetmiştim. Burada her biri sekizer hafta süren üç dönem var: Michaelmas dönemi, Hilary dönemi ve Trinity dönemi (ve bu üçüncüsünün sonunda da sınavlar.) MJur senesi boyunca toplamda 4 ders almanız gerekiyor; ne var ki bir tanesi bile tüm bir yıl için yeterli olacak yoğunlukta. Kural olarak her dersin haftada 1 semineri var. Yani vaktinizin çoğu, kendi insafınızla değerlendirmek üzere size kalıyor. Şehrin her bir köşesi kütüphane; İÜHF çıkışlı bir hukukçu olarak bana çok ilginç gelen bir durum. 30 kolejin her birinin kendi kütüphanesi, ayrıca her fakültenin de kendi kütüphaneleri var. Şehrin sembolü meşhur Radcliffe Kütüphanesi, bir başka sembolü ve veritabanı anlamında diğer kütüphanelerin de kendisine bağlı olduğu Bodleian Kütüphanesi, Oxford Union Kütüphanesi…. Her gün yer değiştirseniz dahi uzunca bir süre tekrara düşemeyeceğiniz kadar çok sayıda kütüphane. Vaktinizin çoğunu bireysel çalışmalarla geçireceğinizi düşünürseniz, mekan mekan gezmek, verimliliğinizi artırmak adına iyi bir seçenek. Bunların her biri sadece Oxford öğrencilerinin girebildiği kütüphaneler; ama (şehrin en turistik yerinde bulunduğundan) Radcliffe Kütüphanesine, orada fotoğraf çektiren insanların arasından özür dileyerek geçip girmek, ne yalan söylemeli, oldukça farklı hissettiriyor. Böyle. (Üniversitenin köklü geleneklerinden birisi de, sene sonu sınavlarında “Oxford akademik kıyafeti” giyme zorunluluğu olması. Sınav merkezine şehrin her bir yanından akan papyonlu, akademik cüppeli yüzlerce insan; üstelik o kıyafetleri ile bisiklet süren onlarca kişi: Sıradışı bir manzara. Bu da farklı hissettiriyordur, muhakkak.)
Öğrencilerin “well-being”lerinden, büyük ölçüde kolejlerin sorumlu olduğundan da bahsetmiştim. Her bir kolejde “MCR” kısaltması ile anılan (“middle common room”) bir anlamda öğrenci topluluğu sistemi mevcut (lisans öğrencileri için de “JCR”; yani “Junior Common Room”) Bunlar oldukça güçlü ve etkili yapılanmalar; kolejlerde ellerinde bulundurdukları imkanlar inanılmaz. MCR, sosyal faaliyetler düzenler, öğrencileri her fırsatta bir araya getirir. Herhangi bir anda MCR binasına gidip, laflayacak, vakit geçirecek birilerini bulabilirsiniz. Öğrenciler sosyal çevrelerini çoğunlukla MCR vasıtasıyla kolejlerinden edinirler. Boş vakitlerinizde muhakkak meşgul olabileceğiniz bir etkinliği vardır MCR’ların. Hiçbir şey bulamasalar, akşamları kokteyl hazırlar, yeterince ders çalışmış öğrenciler için kafayı toplayıp dağıtacak bir atmosfer oluştururlar. Yine eski yazılarda bahsettiğim “Formal Dinner”da kolej bazlı tertiplenir.

Üniversitenin onlarca sosyal kulübü/spor topluluğu vardır. Bunlardan herhangi biri ile meşgul olabilirsiniz. Buna vakit bulabilmek ayrı bir yetenek olsa gerek. Ben de badminton takımına girme niyetini uzun bir süre taşısam da, bir zaman sonra kendimi, bir futbol ekibi içinde buldum. Eski alışkanlıklar kolay değişmiyor sevgili okur.

Şehirde çok köklü bir pub kültürü var. Zaten tek işleri yazıp okuyup çizmek olan insanlar güruhu, günlük çalışmalarını bitirince bir araya gelir ve içip laflarlar. Bu oldukça anlaşılır. Kings Arm, Royal Oak, The Turf Tavern ve bir sürü tarihi pub. Ama benim tercihim, 800 yıllık küçük ama koca çınar The Bear Pub olurdu. Brezilyalı dostum Marcio’nun sayesinde öğrendiğim bu mekanda salı akşamları 3 dünya tatlısı insan caz müzik yaparlar(dı). Küçücük, loş, tarihin dışında bir mekan. Marcio’dan öğrendikten sonra her salı bir başka arkadaşımla gittim The Bear’a.

Oxford Union: Üyeliği için Oxford Üniversitesi mensubiyeti şartı olan öğrenci topluluğu. Muhteşem etkinlikleri olur Union’ın. Her görüşten her milletten insanı toplarlar, tartıştırırlar. Clinton’un yardımcısı ve Trump’ın destekçisi en büyük gazetecileri bir araya getirirler, Keşmir sorunu oturumunda Pakistanlı ve Hindistanlı üst düzey yetkilileri tartıştırırlar, kimsenin söz hakkı vermeye cesaret edemediği Uygur Türkü direnişçileri misafir ederler… Morgan Freeman, Michael Jackson, Aguero, Kemal Kılıçdaroğlu, farklı ülkelerin, farklı sistemlerin isimleri, tartışmaları, fikirleri. Her gün en az bir etkinlik vardır Union’da. İster yıllık üye olursunuz, isterseniz biraz daha para verir (250 pound) ömür boyu üyelik alırsınız. Union’un kendi barından, eğlence salonlarından (bilardo-poker-davetler için yemek salonları vs) ve rüya gibi kütüphanesinden yararlanırsınız.

Ne var ki, İngiliz kibrini sonuna kadar hissedebileceğiniz bir atmosferi vardır Union’un. Smokinleri ve kokteylleri ile etrafta caka satan zengin İngiliz çocukları, buranın genel manzarasıdır. Barı ve kafesi, üyelere dışarıdaki mekanlara kıyasla çok çok ucuza hizmet sunuyor olsa da, bu kibrin iticiliğinden olsa gerek, Union kapsamında insanlarla pek temas kurmak gelmedi içimden. Ben de bu oluşumdan, yıl içinde sık sık kütüphanesinden istifade edip, ayrıca beğendiğim “debate”leri takip ederek yararlandım. Dahası, şimdi ve sonra, ne zaman gitsem başımı sokacağım, vakit geçirebileceğim bir çatı oldu.

Sheldonian Theatre ve muhteşem konserleri… Her gün önünden geçip durduğum bu muhteşem salona, Michaelmas dönemi boyunca hiç uğramamam büyük bir talihsizlikti. Üstelik normalde 20-30 pound olan biletler öğrenciler için 5 pound; daha ne olsun? Başka yerlerde kolay kolay denk gelemeyeceğiniz konserler. Oxford Filarmoni Orkestrası ve daha bir yığın başka ekip. Bach, Handel, Mozart, Tchaikovsky ve sair. Bereket ki ikinci dönem güzel faydalandım bu imkandan.

Son olarak, bir iki cümleyle de olsa Queen’s Lane Cafe’den bahsetmek gerek. Queen’s Lane, Avrupa kıtasında kahvenin ilk kez yapılıp satılmaya başlandığı kahve dükkanı. Bu iddia ile kahve satan onlarca kafe vardır Avrupa’da. Ben de Ashmolean Müzesinin ‘kahve özel’ bölümünde, bunu destekleyen/ispat eden deliller görene kadar tam olarak inanmıyordum. Sanırım Queen’s Lane doğru söylüyor. Yolunuz düşerse kahve içmeyi unutmayın sevgili okurlar. Buraya da birçok arkadaşımı getirirdim sene boyunca. Türk kahvesi, Türkiye’de içtiklerimden yalnızca Mandabatmaz kahvesi ile kıyaslanmaz. Onun dışında, oldukça başarılılar.

Oxford’da günler haftalar aylar böyle geçti işte sevgili okur. Abarttığım yerler muhakkak vardır. Olur o kadar.
Son yazıda görüşmek üzere.
Merhaba Ali bey yazınızı yine çok beğendim şöyle bi bi buçuk saatlik oturum yapsak olur mu hatta Queen’s Lane Cafe’de karşılıklı kahve içmek isterim tabi eğer uygun ve yalnızsanız?
Merhabalar. Haber etmeniz yeterli, severek eşlik ederim efendim
Çok nadir de olsa bazı yazıları okurken sanki yazarla o konu hakkında konuşmuşuz ve sonrasında o yazıyı yazmış gibi hissederim. Mesela Sabahattin Ali okurken öyle olur zaman zaman. Yazmakla ilgili kısmı okurken tam da öyle hissettim. Ve kendime yüzlerce kez oldugu gibi dedim ki ” Yazdım, yazıyorum ve hep yazmalıyım ama kendim için.” Hep yazmanız dileğiyle…
Bu arada yazdıklarım diyalektik okuma konusuna katılmadığım anlamına gelmesin. Söylediklerim tamamen böyle hissettiren nadir yazılara ve konuya özel.
Çok teşekkürler. Böyle düşünmeniz beni sevindirdi; üslup üzerine kafa yorarken “bu böyle daha yer edici olur” deyip karar kıldığım hususları dışarıdan bir göz olarak tekrar ifade ettiniz. Yazmayı bırakmamanız dileğiyle…