“Ben gerçeğim, bunlar da benim gerçeklerim”*
Kişiliğimizi oluşturan sayısız element var. Bazen öyle olur ki, “azala azala yürürüz”**. Birçok şey alırız, bundan daha fazlasını da bırakırız. Kişiliğimizi, aldıklarımızdan daha çok bıraktıklarımız eliyle şekillendiririz. Ne var ki bu çıplak göze görünmez. Azalarak yürürüz; dış görünüşümüz de çoğumuz itibarıyla bize ihanet etmez. Nihayet vara vara bir senteze, az çok biricik bir forma ulaşırız. Dünya bizim hakkımızda bu forma bakarak yargıda bulunur. Beş şehir: Maraş, Ankara, İstanbul, Oxford, Londra. (Birini bırakıp, öbüründe soluklanarak. Ev bir yer değil, bir duygudur. Gurbet de öyle.) Böyle böyle.
Beni artık ne yazıldığı ve ne düşünüldüğünden daha çok, nasıl yazıldığı ve nasıl düşünüldüğü ilgilendiriyor. Duru bir üslup ve yerinde bir dil ile yazılmış bir ilaç prospektüsünü okumayı, alelade bir dil ile yazılmış kurgusu pek sağlam bir romanı okumaya yeğliyorum. Fikirler. Düşmanımın namuslu/edep erkan yol bilerek ifade edilmiş bir düşüncesi, dostumun eğri büğrü ortaya konmuş düşüncesinden daha sıcak geliyor bana. Dostlarımı anlamadan sever, düşmanlarımı sevmeden anlarım. Ya da bu böyle olmalıdır. Oxford Yazıları’nı neden yazdım? Buradaki bana yoldaşlık: Zaten hep yaptığım, ama kendime sakladığım bir faaliyeti, yani yazmayı kamusal bir alana taşımış bulundum. “Nasıl yazmalı?” sorusu üzerine düşünürken, yazarak düşünmek istedim. (‘Nasıl yaşamalı?’ üzerine düşünürken bir yandan da yaşamaya devam ettiğimiz gibi.) Yaparak ve bozarak. Buradan geriye bir şeyler kalsın isteğinin etkisini de inkar edemem. (Ama zaten bu hep böyledir. Geriye hiçbir iz kalmadan azar azar silinip gitmekten daha acı ne olabilir? ‘Akakiy Akakiyeviç öldü ve St. Petersburg, sanki orada öyle birisi hiç yaşamamışçasına var olmaya devam etti’. Zinhar böyle olmasın dedim. Bu böyle olmasın. Bu yazılar buna mani olsun. Ne dünyayı kurtarmaya, ne de bir köprüyü geçmeye yararlar. Bir şeyi ispat etmezler; ama bir şeylere işaret ediyorlar. Burada durmalarının kimseye bir zararı olmaz.) Bu yıl gerçek bir yıldı. Ben gerçeğim. Bunlar da benim gerçeklerim.
Sanırım artık zamandan korkmuyorum. Onu çekilecek bir çile gibi değil, tasarılarımı inşa edecek bir alan gibi algılıyorum. Esasen bu bir öyle yahut böyle meselesi değil, derece meselesidir. Ama halihazırda kalbim ve zihnim, henüz yaratılmamış zamana ilişkin kaygı ve korkudan ziyade iştiyak ve heyecan duyuyor. Bu bir sürecin, bir dönemin sonu; bir başkasının başlangıcı. Düşünüşümüzü varoluşsal varoşluklardan ustalıkla ayırabilmemiz gerekiyor sevgili okur. Acı/keder/ızdırap yahut bunlara gark olduğumuz düşüncesi, bize bir bakıma haz veriyor. Üstelik bu düşünce çoğu zaman tembelliğimiz için oldukça yakışıklı bir kılıf işlevi görüyor. Acının verdiği tatmin. Aşağıda olduğumuz inancının uyuşturucu yanı: Esasen tembellikten, ataletten doğması gereken vicdan azabının ve bunun bizi harekete geçmeye zorlayan doğurgan tarafının yatışması, dinginleşmesi, durağanlaşması.
Korkacak bir şey yok (yahut var; ama korku aşılmaz değil. Bunu konuşmuştuk.) Başarı nedir sevgili okur? Hayatta bazılarına altın, bazılarına çamur verilmiş olabilir. Biz bize verilen çamurdan altın yapmaya çabalamak borcu ile borçluyuz; altın yapmakla değil. Muhakkak ilerlemek; ama zinhar süreci kutsayarak. Sonucu değil. Elinde altın tutanlara özenmenin, kendi eksikliklerimizden büyük anlamlar, mağduriyetler çıkarıp virgül gibi kıvrılmanın alemi yok. Bana inan sevgili okur, kararlı bir yürüyüşle çoklarını, birçoklarını geride bırakacaksın. Ama ben diyorum ki, bunun hiç mi hiç önemi yok. Her günün bir önceki günden (az da olsa) önde olduğu sürece, nerede ve ne şartlarda bulunduğunun, benzerlerin ile arandaki farkların, başkalarının altın senin çamur tutuyor oluşunun zerre önemi yok (yahut çok az/ihmal edilebilir bir önemi var.) Bunu sana varoşta doğup büyümüş bir öğrenci olarak söylediğimde beni dinlemeyecek, hatta hiç duymayacaktın (nitekim duymuyorlardı). Ama şimdi, İÜHF’ü birinci bitirip devamında Oxford’a gitmiş ve MJur programını tamamlamış bir genç olarak söylüyorum: Birinciliğin de Oxford yahut herhangi bir başka yerin de kendi başına bir değeri yok (bu cümleden çıkaracağın en son anlam, tevazu olsun.) Kendimize sürekli şunu telkin etmeliyiz: Henüz her şeyin başındayız. Yaptıklarımıza sığınırsak dağılırız. İlerliyor muyuz? Bir günü bitirdiğimizde, bir öncekinin üzerine koymuş olarak mı buluyoruz kendimizi, yoksa elimizdekilerle idare etmiş ve hatta cepten de biraz yemiş olarak mı? Ode to progression. İlerlemeye övgü, sevgili okur. Bu hususta bundan başka denebilecek şeyler ego, belki tevazu kılıfında kibir, kompleks, kendini aldatmak ve saireden öte geçmeyecektir. Çalışmamıza bakmalıyız.
Bu zamana kadar biriktirdiğimiz reçetelerin hiçbiri bizi iyi etmiyor olabilir. “Geçiş dönemleri birçok açıdan ilginçtir. Ne yapmalı ve nasıl yaşamalı’ya dair o güne kadar sayısız yöntem elde etmişizdir. Sorunlarımızı çözecek bir dolu anahtarımız vardır. Ama geçiş dönemlerinde öyle kapılar çıkar ki karşımıza, elimizdeki anahtarların hiçbiri uymaz. Sabah uyandığımızda, o gün bizim değildir. Onu yeni baştan çevrelememiz, kucaklamamız gerekir; ulaşılması arzulanan rutine ulaşana kadar bu böyle sürer gider. Çoğu zaman ellerimiz arzuladğımız yere yetişmez belki ama bu çabanın kolumuzu uzattığını da için için duyarız.” Belirsizlikten korkmak, yaşamdan korkmaktır. Hayatta belirlilik yok; belki belirlilik adacıkları var. Belirsizlik dünya, belirlilik cennettir. Hayat, belirsizlikleri karşılama, onlara karşı duruş sergileme oyunudur; bir bakıma. Bilinmeze karşı hepten tavır almak, hayatın kendisine karşı tavır almaktır, öyle değil mi? “Ne sevmekten korkmak, ne zulümden”. Ne sevmekten ne zulümden. Ne sevmekten ne zulümden ne belirsizlikten. Hayatı geldiği gibi karşılayarak. Hüznü, sevinci, can sıkıntısı, saadeti ve ızdırabıyla. Ne yapmalı? Varoluşsal varoşluklardan yakamızı paçamızı kurtarmalı. Bize verili imkanları son kuruşuna kadar harcamalı, potansiyalimizi sonuna kadar kinetiğe çevirmeli. Sonrasında hayat bildiği gibi gelsin; ne olacaksa o olacaktır.
Ne Yirmisekiz Mehmet Çelebiyim, ne de Koçi Bey. Hikmetli yazılar yazacak bir durumum da yok. Bu yazılarda hikmet bulmaya çalışmanı da tavsiye etmem. Yine de yazdım. En çok kendim için. Çünkü gençliğimiz ve kifayetsizliğimiz bizi tembelliğe sevk etmemeli. Bu yazıları takip eden okur, bu ve buna benzer beklentilere girmemiştir zaten (esasen iddiasızlık, çok büyük bir iddia. Ama bu, bambaşka bir tartışma konusu.) Yirmi yazıdır, her iki haftada bir pazar günü akşamı sizinle bir yazı paylaştım. Hiç aksatmadan. (Bazı günler, Oxford makale ödevlerimi aksatmak pahasına da olsa, bu disiplini bozmak istemedim.)
İnsan bir yılda ne kadar değişebilir sevgili okur? Bu bir yılda değiştim. Hem de bir hayli. Odamın, masamın ve manzaramın, Oxford’da edindiğim dostluklarımın (“dostluklarımı geliştirdim tanrım / bunu başarı saymaz mısın?)* ve en önemlisi (çokça) yalnız kaldığım zamanların beni nasıl değiştirdiğini izleyedurdum. Yalnızlık, içimiz için o kadar da kötü bir şey değil. Yeterince yalnız kalınca, modern dünyanın sesi git gide kısılıyor ve iç sesini daha net duyabiliyor insan.
Kendime dair bir sentez: Ne istediğimizi keşfetmek, zorlu bir süreç. Şurasından eminim ki hayatta bir şeyin mantıklı olması, onu muhakkak doğru yapmaz. Bunu çok iyi anlamalı. İmajımız için yaşayamayız: Kendi kendimizi inşa etmek için yaşarız; yaşadıkça kendi kendimizi inşa ederiz. Oxford MPhil programına devam etmek, benim durumumda yapılabilecek en mantıklı tercih olurdu. Maddi engelleri de aşmak üzere idim. Ama aylar süren düşünüşün ardından, MJur’un hemen ardına bunu yapmak istemediğime ikna oldum ve Oxford MPhil kabulünü reddettim. Geçtiğimiz yıl böyle bir şeyi yapmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Çünkü olmam gereken yer ile olmak istediğim yer arasındaki farklar üzerine yeterince kafa yormamıştım, ikisinin üst üste bindiği yanılgısı içindeydim. Bir gün Oxford’a doktora yapmak için döneceğim, yani muhakkak dönmek isterim. Ama bu yıl değil. Hiçbir şeyin zorunda değiliz sevgili okur. Hemen hemen hiçbir şeyin. Önümüze gelen/yarattığımız fırsatları değerlendirmekle sürüklenmek arasında farklar var; ne yazık ki bariz değiller. Kendimizi başkaları için değil kendimiz için inşa ederiz. Bana öyle geliyor ki imaj, bizatihi amaç değil kendiliğinden doğan bir sonuç olmalıdır.
Başkalarına dair bir sentez: Tuba Hocam, Ox-Bridge seviyesindeki öğrenciler ile Türkiye’deki arkadaşlarımı karşılaştırıp, bizim öğrencilerimizin hiç de eksik yanlarının olmadığını ifade ederken haklıydı. Peki aradaki fark nedir? Buradaki kısa serüvenim boyunca herhangi bir Einstein’la karşılaşmadım. Fakat Oxford öğrencisi profilinde beni büyüleyen şey, neredeyse herkeste ortak olan özdisiplin oldu. Metotlar farklı farklıydı, insanlar da dünyanın dört bir yanından toplaşmışlardı. Ama teker teker her öğrencide hayranlık uyandıracak bir çalışma disiplini gördüm/sezdim. Akşam üzeri başlayıp gece on bir-on ikiye kadar bir pub’da laflayıp eğlenilen bir günün ardından, aynı insan grubunu sabah dokuzda kütüphanede hazır bulabiliyorsunuz. Hem orası hem burası. İç ve dış denge, ve azami çalışma disiplini. Fark buradan kaynaklanıyor olsa gerek.
Böyle işte sevgili okur. Bir yıl böyle geçti; buna yirmi yazı (yaklaşık kırk hafta) boyunca sen de şahitlik ettin. Birçok şey alındı, birçok şey bırakıldı. Aynı kalmak için değişmek gerekiyordu; öyle de oldu. Başka bir çerçevede, başka yazılarda, belki başka şehirlerde/ülkelerde, başka başka konular üzerinde tekrardan görüşmek üzere.
Esen kal, sevgili okur.

* : Şair dostum Murat Can Dolgun (“gelecekçi”)
**: “azala azala yürüdü / geçti insanların içinden” Şair dostum Turgut Ekrem (“dostum T.”)
Zamanla birikir insan, biriktirir. Yapıp ettiğini, değip geçtiğini, okuduğunu, yazdığını, başka gördüğünü, usul öpüp harla sevdiğini, uzun sustuğunu biriktirir.
Biriktirdiklerin ve biriktireceklerinle yolun daima açık olsun.
Dostum oxford yazılarını kaleme alarak ve paylaşarak çok iyi yapmışsın.eline gönlüne sağlık umarım her şey dilediğince olur bu hayatta her daim.
Teşekkürler Aygün. Eksik olmayasın:)