(*londra yazıları (4))
Kurmaca bu ya, sevgili okur, zamanın birinde bülbüllerin bülbülce yaşayıp gittiği bir ülke varmış. Yozlaşma pek uğramamış bu ülkeye. Öyle ki bu coğrafyanın bülbülleri, hayatlarını özgür birer bülbül gibi yaşayabiliyorlarmış: Bülbül gibi yiyor, içiyor, giyiniyor, gençlerine iyi bir bülbül nasıl olunur’un eğitimini veriyor, bülbül gibi ötme konsunda onları gönüllerince yetiştiriyorlarmış.
Her nasılsa olanlar olmuş ve bir gün kargalar, bu güzel ülkeyi istila etmişler. Hayatın her yanına kargacayı hakim kılmakta kararlılarmış ve bu hedef doğrultusunda adımlar atmışlar. Zaten hiç de saklama gereği duymadıkları renklerini, birbiri ardına yayınladıkları buyruklardan sonra iyice açığa çıkarmışlar: Bugünden tezi yok, bülbüller ülkesinde her şey kargaca icra edilecek. Bundan sonra bülbülce yemek, içmek, yürümek, uyumak, uyanmak, şakımak yasaklanacak. Böyle böyle kargalar, bülbüller ülkesinin sosyal, geleneksel, finansal, siyasi bütün kurallarını, karga kuralları ile ikame etmişler.
Anlayacağın, sevgili okur, yılların bülbül ülkesi garip bir hal almış. Direnen bülbüller de olmuş elbette. Ama birer birer sesleri kısılmış, kesilmiş. Geri adım atmayanlar ya hapse atılmış, ya öldürülmüşler. İçlerinden şanslı olanlar kendilerini sürgünde bulmuşlar. Sindirilmişler. Bir kısmı kötülüklerinden, ama birçok kısmı korkularından ve dünyevi kaygılarından, bülbüller de yavaş yavaş ayak uydurmuşlar bu düzene. Kargaca deyişmişler, duyuşmuşlar, sevişmişler, söyleşmişler. Kargaca giyinir, yürür, öter olmuşlar. Bülbülcede direnen eski bülbül arkadaşlarını, komşularını bizzat suçlayan, dışlayan, karga rejimine jurnalleyen kargalar bile olmuş.
Ne yapmalı? Sevgili okur, bülbül ülkesinin güngörmüş, bilge üyeleri, bu soru üzerine kafa yormuş olmalılar. Çünkü kara kara düşünmenin, yas tutmanın ötesine geçmek gerektiğine kanaat getirmişler. Kardeşler demişler, kardeşlerim. Dostlarım, ailem, arkadaşlarım. Müsterih ve sakin olunuz. Yas bağlamak hakkımızdı; ama yeter. Şimdi ne yapmalı’ya odaklanalım.
Geçmişten örnekler üzerine uzun uzun düşünmüşler. Tarihsel ve sosyolojik bakış açılarını meczedip, olayların öyle değil de böyle olmasının sebeplerini, yani devranı işleten kuralları ortaya çıkarmak istiyorlarmış. Bu analizler, gidip gelmeler nihayet bir senteze ulaştırmış bülbülleri: Kargalar, bir gün kaybedecekler. Bu mukadder. Çünkü baskı ve zorbalıkla, üstelik bülbül ülkesinin asıl kimliğini, onları bülbül yapan özü görmezden gelerek keyfekeder konulan kurallarla şimdilik ayakta duran bu düzen, kalıcı olamaz. O halde, demişler, o halde esas önem arz eden husus, o gün geldiğinde bülbülceyi hatırlamaktır. Öyle ya da böyle, bülbüller karga kuralları altında idame ettiriyorlar yaşamlarını. Bu tekerlek düze çıktığında, bülbülceyi yeni baştan hatırlatacak bir akla/duruşa/mihenge ihtiyaç duyacağız. Bu nedenle, bülbülce yaşam değerlerini ve pratiklerini kayda geçirmeli, muhafaza etmeli ve günü geldiğinde onları yeniden tedavüle sokabilmeliyiz.
Bilgeler, bu amaca ulaşmak için, çömez bir bülbül seçmişler. Bülbül kimliğini teşkil eden değerleri, yapışları, edişleri ona bir bir öğretmişler. Toplumun her katmanında, hayatın her aşamasında bir bülbül nasıl yapar, nasıl yer, nasıl içer, nelere şevk duyar ve nelerden içtinap eder, sabırla öğretmişler çömez bülbülümüze. Takdir edersin ki sevgili okur, bülbül şakır, karga öter. Bu sebeple, bülbülce şakımak üzerinde özellikle durmuşlar. Çömezimiz hazırmış artık. Bülbül olmanın tüm gereklerini kendi karaakterinde meczeden, bir toplumun yürüyen ama henüz teorik bir örneği halini almış. Şimdi demişler, evlat, şimdi bu öğrendiklerini unutmayasın. Sabır, direnç ve inatla çalışmaya devam edesin. Daha sonra hep beraber, kargaların karanlık döneminin sona ermesini beklemişler.
Devranın şaşmaz yasası yine şaşmamış. Bülbül ülkesinin üzerinde uzun bir kabus gibi gezinip duran karga hakimiyeti, bir gün sona ermiş. Bülbüller, sevinçten kendilerinden geçmişler. Dört bir yanda şenlikler tertiplemişler. Zafer takları kurup, seremoniler icra etmişler. Melun bir kabustan uyanmanın şerefine, haftalarca yiyip içip eğlenmişler.
Eğlence faslının ardından, beklenen an gelmiş çatmış. Kameralar ve mikrofonlar, yaşça büyük olanların unutkanlıkları, küçük olanların ise bilgisizlikleri üzerinden yükselip bir güneş gibi doğması umulan, çömezlikten ustalığa kadar güzelce eğitilmiş kahramanımıza çevrilmiş. Bütün gözler “haydi bakalım, bize kendimizi hatırlat, öğret, göster” der gibi, umutla parlıyormuş. Pür heyecan bekleyiş. Kahramanımız, bülbülce şakıyıp, tüm ülkeyi omuzlarından sarsıp kendine getirme görevinin verdiği ihtişam ve gururla kürsüye çıkmış. Kimseden çıt çıkmıyormuş.
O kutlu anda kahramanımızın ağzından dökülen sesler, bekleyen herkesin başından kaynar sular dökmüş: Kahramanımız, kargaca ötüyormuş. Bir daha denemiş, bir daha yenilmiş. Bir daha, bir daha ve bir daha. Nafile. Üzerindeki tüm emeklere, kendisinden beklenenlere, taşıdığı sorumluluğun büyüklüğüne rağmen kahramanımız, yıllar yıllar boyunca farkına dahi varmadan bülbüllüğünü yitirmiş meğerse. Bülbül şakır, karga öter. İyi niyeti de fayda etmemiş; kargalaşan bülbülümüz, şakıyamıyormuş.
Yorgunluğumuz. Kırgınlığımız. Hayal kırıklıklarımız. Karşılıksız sevgimize, bu uğurda gösterdiğimiz fedakarlıklara rağmen, karşılık olarak kucağımıza bırakılan acılar. Kargalar ve kargalıklarının yol açtığı mide bulantısı. Bu böyle. Yine de bülbül olarak kalmaktan başka yol görünmüyor sevgili okur. Bana öyle geliyor ki, asıl soru, bu kara kargıştan, kardan, kıştan, karga bunaltısından kurtulup kurtulamayacağımız değil. Bunu mukadder görüyorum. Tarihin şaşmaz yasası, safi kronolojik gibi görünen tarihsel olaylar arasında uzanan sosyolojik ipler, kargaların çekip gideceğini gösteriyor. O halde kendimize sormamız gereken asıl soru, o gün geldiğinde bülbül kimliğimizi muhafaza edip edemeyeceğimiz olmalı.
Bana öyle geliyor ki sevgili okur, sen, ben ve biz, bu şahsi ve muhterem soru üzerine düşünmek borcuyla borçluyuz.
(Kendi cümlelerimle, yorumumla baştan yazdığım işbu hikayenin kaynağı, İsmail Kara’nın ‘Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye’ adlı kitabındaki ‘Bir Siyasî Rüyanın Tahkiyesi’ başlıklı yazı (İstanbul 1998, s. 73-75))
(görsel: ‘The Shadow’, Edmund Blair Leighton)
Azizim, yazıyı okumayı bitirdiğimde aklımda beliren değil yüzümde oluşandı cevabım; acı bir tebessüm. Kalemine bereket… saolasın.
Teşekkürler azizim, mutlu oldum:) Eksik olmayasın.