*(oxford yazıları (11) )
Orada trenler Topkapı’dan Vezneciler’e, Vezneciler’den Topkapı’ya gider gelir gider gelirdi.
(Bu başlık altında (iki yazı halinde) biraz İstanbul Hukuk’ta geçen son yılımdan, 2019’dan bahsedeceğim. Esasen Oxford Hilary dönemi çok hareketli geçiyor; bahsedecek onlarca olay/fikir birikti ama bu upuzun yılın muhakkak bahsetmek istiyorum. Kendim için ve başka maksatlarla.)
İÜHF’de üçüncü sınıf olduğunuzda, etrafınızdaki insanların söz birliği etmişler gibi yaz stajı yapacak ofis/plaza aradıklarını görürsünüz. Belki ikinci sınıfta da böyledir ve ben fark etmemişimdir. Bir şeyleri kaçırıyor olduğumuz hissi, bizi hareket etmeye zorlayan güçlü bir motivasyon. Bizi esasen yapmak istemediğimiz şeylere ayağımızı yere süre süre yürüten de bir parça bu histir, sanırım. ( Yargı belirtmedim, çünkü henüz üzerine düşündüğüm bir konu). Yaz tatilinizin bir kısmını, çoğunluğu itibariyle diledikleri gibi istismar etmeleri için bir büroya/şirkete vakfedersiniz, karşılığında CV’nizde onların adını yazma hakkını satın alırsınız. Pekala. Üçüncü sınıf başında böyle bir düşüncem olmasa da, aylar ilerledikçe bu ve başka sebepler sonucu ben de birkaç büroya gönülsüzce CV yolladım. Mezun olduktan sonra iş bulmak icap ettiğinde, CV’m eksik görünsün istemedim; herkes yapıyor diye yaptım, sanırım. Fakat herkesten geç kalmıştım, başvurduğum yerler çoktan stajyer alımlarını tamamlamıştı. Yine de bir büyük büro, mülakata çağırdı, dil sınavı yaptı, staja kabul etti. Düşüncelerimi epey değiştiren ilginç bir tecrübeydi; olumsuz anlamda. (Esasında berbattı). Çalıştığım yerin hakkını yemek istemem, çünkü çok nazik insanlara denk geldim. 3. Havaalanının vaktiyle bitmesi gerekliliği ve bunun arkasındaki siyasi durumu da göz önüne alırsak (bu büro, havaalanının hukuki işlerini yürütüyordu) insanlar insanüstü çalışıyorlardı. Sağolsunlar, beni de bir günlük de olsa avukat kadrosunda havaalanına kabul ettiler. Garip garip etrafı izledim, plazada ve havaalanında. Ama orada staj yaptığım bir ay, bütün planlarımı alt üst etti. Staj süresince hafta sonları Gülhane Parkına gidip, çimlere uzanıp kitap okudum, düşündüm, çoğunlukla da boş boş etrafı izledim. Stajın son günü, bir yolunu bulup günü bile bitirmeden oradan tüğdüm, İÜHF’ün ön bahçesine kendimi attım. Havalı plaza kıyafetlerimi dikkate almadan çimlerde birkaç saat yattım. Romantik; ne var ki gerçek. Ama bu bir ay, çok şey değiştirdi. Esasında 2015’te İÜHF’e başladığımda, doğrudan doğruya akademisyen olmak istediğimden emindim. Ama zaman bazı şeyleri değiştirir. Akademi isteğim baki. Ama birkaç yıl hukuk pratiği yapma, tecrübe edinme, biraz para kazanıp kendi ayaklarım üzerinde durma fikri, doğrudan akademide devam etme fikrinden daha ağır bastı. Fakat bu staj, birkaç yıllığına da olsa bu işi yapamayacağımı kendi kendime göstermeme yardımcı oldu. Hukukun bu alanında başarılı bir avukat olursam (ki sanmıyorum) olacağım insanı hiç beğenmedim. Birkaç hafta bu düşüncelerle, içim sıkıla sıkıla yürüdüm durdum.
Eylül ayı, B. ile telefonda konuşurken, bu ve buna benzer şeylerden bahsettik. “O halde IELTS tarihini öne al; dört aralık Cambridge son başvuru günü. Gel oraya başvuralım. Bakarsın kazanır seneye beraber okuruz” dedi. Önce güldüm geçtim. Bir gün yurtdışında yükseklisans/doktora yapmayı tabi ki çok isterdim; ama bana büyük okullara gidenler hep başkaları olurmuş gibi gelirdi. Çünkü başvuru/kabul/önşartlara dair hiç bir şey bilmiyordum. Bir şey hakkında bilgimiz olmadığında, o alan sadece boşluk halinde kalmıyor. Onun yerini deli saçması alternatifler dolduruyor, bu bana hep ilginç gelmiştir (Kısaca, insan bilmediğinden korkar da denebilir). “Almazlar birader bizi oralara, alsalar paramız mı var” dedim, sonra birkaç tane daha cehalet ürünü laf sıraladım. Tabi ki B. bunları gayet rasyonel bir şekilde bir bir cevapladı ve karpuz kabuğunu aklıma düşürdü. Zaten mezuniyeti müteakip ne yapacağıma dair kafam oldukça karışıkken, bana uzatılan bu havuç, ayaklarımı kaşıdı. Telefonu kapatırken “bak benimle oynama, bütün planlarımı bunun üzerine kuracağım” dediğimi hatırlıyorum.
Dostum Mali’nin attığı tweet, tamamen gerçek. İÜHF’e beraber başlayıp, okulu beraber bitirdiğim dostum-yol arkadaşım Mali’ye “4 ortalama mı yapsak” dedim, okulun ilk ayında. Birinci sınıf sonunda, öyle de nasip oldu. Okul bu ortalamayla biter mi? Gereksiz bir çaba. Çünkü bu, sadece sizin çalışmanızla alakalı bir şey değil. İşin içine elinizde olmayan faktörler de dahil oluyorsa eğer, böyle bir hedefi saplantı haline getirmemeye dikkat etmelisiniz. “Olursa olur” diyerek çalışmaya devam ettim. Ne var ki, ikinci sınıfta ceza genel, üçüncü sınıfta da vergi hukuku AA gelmedi. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Ama artık okul birincisi olmadığıma kanaat getirdim. 3.92, gayet güzel bir ortalama olsa da, (geçmiş yılların örneklerini göz önüne alarak) İÜHF’de birinci olmak için hiç de yeterli değil. Son sınıfta 4 olsa dahi, 3.94’e yükselebilir. O halde B’nin aklıma attığı fikrin de etkisiyle “olursa olur”dan bir adım daha uzaklaştım ve İÜHF dördüncü sınıfın yanına bambaşka bir süreci de dahil ettim: Başvurular, IELTS, Jean-Monnet sınavı, ve saire.
Benim gibi insanlar, bir şeyleri yaparken, onu kendinden önce yapmış yakın arkadaşlarının varlığını arar; takip edecek adım göremediğinde şaşar kalır. Ya da herkes böyledir, bilemiyorum. Etrafıma IELTS’e giren neredeyse kimse yoktu. (Tam bu satırları yazarken, Oxfrod/Londra yolunda Hint aksanlı şofürümüz zinhar kemer takmamaızı salık verdi. Bunun üzerine ötemde oturan bir İngiliz, yanındakine ‘ Türkiye’de şoförler, kemer takmayı acemilik gibi görüyorlar. Bazıları, kemer takan başkalarını küçümsüyor biliyor musun?’ dedi. Vardım tanıştım. July isimli, eşi Türk, bir süre İstanbul’da yaşamış bir İngiliz. Bu küçük olay, bu iki parantez arasında dursun). Sınava girmeyi düşünen pek çok arkadaşım vardı; ama bu kadar erken girmek hiç de mantıklı değildi. Mecburen, el yordamı ile düşe kalka deneye yanıla, Çapa Beği, AC, K ve ufak grubumuzun diğer üyeleri ile beraber çalışmaya başladık.
Cambridge ve Oxford’un dil şartı çetin mi çetin: Toplamda IELTS sınavından en az 7.5 (9 üzerinden), ayrıca her bölümden de ayrı ayrı en az 7 almanız gerekiyor. Cambridge, dil puanınızı başvururken sunmanızı arıyor; Oxford sonrasında sunmaya da izin veriyor. Bir Türk olarak, pasif bölümlerde (listening ve reading) hiçbir sorunum yoktu. Ne var ki aktif bölümler (yani, bir şey üretmeniz gereken speaking ve writing’de) çok eksiğim vardı, bunu seziyordum. 10 kasımda sınava girdim. Kaderin cilvesi, ağır grip olduğum bir döneme denk geldi. Neticede toplamda 7.5 alsam da, speaking ve writing’de 6.5’da kalmıştım. Bir yığın para verip itiraz ettim; nafile. Bir kez daha girsem, iki alanda da notumun yükseleceğinden çok emindim, ” griptin, ondan” dedim kendi kendime. “Daha iyisini alırsın muhakkak.” (Bu notun öyle kolay yükselmeyeceğini, 6.5’ta takılmanın grip ile hiç de alakası olmadığını ilerleyen aylarda acı biçimde tecrübe edeceğimden tamamen habersizim o zamanlar). Yine de Cambridge’e başvurdum. “Siz beni alın, dil kolay. Böyleyken böyle oldu, bir daha girecek vaktim ve param da yok” dedim. Üstelik bu başvuruyu yaparken, öyle sessiz sedasız değil bağıra çağıra yaptım. Yedi düvel duydu Cambridge’e başvurduğumu. Niye öyle? Bilemem. Öyle oldu. Belki kendi içimde adımın Cambridge ile yanyana geçmesinin kıvancını duymuşumdur. Cambridge’den red mesajı geldiğinde, sokaklarda, İstiklal’de başıboş yürürken bunları düşünüp düşünüp kendime kızdım.
Dünyadaki tek üniversite Cambridge değil. Çapa Beği, AC, K, B ve gündemi IELTS/yükseklisans olanlar olarak ufak bir komünite oluşturduk. Oxford, Amsterdam, Maastricht, Leiden, Leuven, Edinburgh ve saire. bir yandan vizelere çalışıyor, bir yandan da motivasyon mektupları, referans mektupları yazmakla uğraşıyorduk. (Güzel ülkemin bir garip uygulaması da, referans mektubu isteğimiz hocalarımızın, bunları bizim yazmamızı istemeleri. Ama Oxford’a gelince, bunun bize has olmadığını da görmüş/duymuş oldum). Fakat halihazrıda okul birincisi olmadığımı düşündüğümden, daha önce hiç yapmadığım şekilde, bu süreçteki uğraşlara hukuk dersleri ve sınavlar gibi vakit/emek/kafa ayırdım. (İÜHF iç sistemim: Sınav öncelerini olağanüstü hal, sınav dönemini de sıkıyönetim ilan etmek. Dünyaya kapanmak. Çok ayrıntılı kuralları/iç disiplini var, şimdilik burada sayıp dökmenin anlamı yok.) Kaderin bir başka cilvesi: Leiden Üniversitesine başvrumak istediğinizde sizden, okul sıralamanızı/yüzdelik diliminizi gösteren bir belge istiyorlar. Öğrenci işlerine gidip, bu belge için bir süre kavga verdim. Dekanlık-öğrenci işleri-dekanlık derken, okulumuzda (anlamsız bir biçimde) var olmayan bir uygulamaya zorladım memurlarımızı. Dilekçemi verdim, cevabı almaya gittim. Sıralama belgemi elime aldım: Birinci. Buz gibi oldum sevgili okur. Çünkü öz saygıyı hızlı tüketen şeylerden birisi de, cepten yeme, safi tüketme hissidir, sanıyorum. Meğer farkına varmadan cebimdekini tüketiyormuşum.
Kendime çok kızdım: Oxford’un başvurularına çok az bir süre vardı. Kendimle ve sevdiklerimle kavga dövüş bu başvuruyu da yaptım Amsterdam’a ve Oxford’a. (Son başvuru 25 ocak olan Oxford’a, 24 ocak gecesi başvurdum). Üstelik param bitmişti ve Oxford ücretini B. ödedi benim yerime. Sırasıyla Cambridge, Amsterdam, Maastricht ve Leuven’den ret aldım. Kızgınlığım arttıkça arttı. İki cami arası beynamaz. Hem vizelerim (özellikle miras ve ceza muhakemesi hukuku) normal zamanlara kıyasla çok kötü geldi, hem de her yerden bir biri ardına ret aldım. Üstelik bu başvuruların her biri 50-75 pound/euro para. Cebimde para kalmaması da cabası.
İkinci dönem, önceliği derslerime vermeye karar verdim. Esasında, tümdersleri AA verebilsem, okulu birinci bitirebileceğimi görmek, beni biraz harekete geçirdi. Her şeyi en baştan aldım. Bahsettiğim iki dersi ve diğerlerini, senenin en başından, başka başka kitaplara da başvurarak, ayrıca tek ve çiftlerin derslerini beraber takip ederek çalışmam gerekti. Yeterince vakit de vardı hani; çünkü artık hiçbir yere başvurmamaya, sadece kendi işime odaklanmaya karar verdim. Ve saire. Sene sonu? Yapacak bir şey yok. Önümüzdeki sene olmasa da olur demek ki, dedim. mezuniyeti müteakip, doğrudan yükseklisans yapmasam da olur. Hem daha Jean Monnet Burs sınavına da var. Ona vakit ayırabilmek için, daha çok çalışmam gerekti. Belki de o sınava hiç çalışmam, öylesine girerim. Çünkü asıl önemli olan dersler. Gerisini sene sonunda düşünürüz. Zaten Oxford başvurumdan neredeyse umudu kesmiştim. Bu kadar ret aldıktan sonra, herhalde orası da reddeder. Velev ki bir şekilde kabul edildim; hangi parayla okuyacaksın? Jean-Monnet bile yetmiyor. Böyle böyle düşünceler içinde çalıştım durdum.
Mart ayının sonuna doğru, Oxford MJur (Magister Juris) programına kabul edildiğim mailini aldım.
(devam edecektir)