Kendimizde farkına varamadığımız değişimler meydana gelmesinden ödümüz kopuyor. Belki bu tespit, sadece benim için geçerlidir; esas bunun farkına varmamışımdır. (Belki bu derece ayrıntı bir hislenişte bile bir halkanın parçası olmak insanı hafifletiyordur.) Zaman benden neler alıyor, bana neler veriyor; enikonu müdahale etmek istiyorum. Ya da en azından, en azından bu sürece şahitlik etmek, defter tutmak. Dönüşüm. Zaman geçtikçe, büyük şeylerle uğraşmanın beyhudeliğini daha da anlıyorum. Dünyalarını iyi anlayıp iyi idrak eden insanlar, bu süreçte iddialarını da küçültüyorlar. Alanında çığır açmak için girdiği akademide biraz gün geçirince, esas önem arzedenin o alana mütevazı bir katkı sağlamak olduğunu anlayan gözüpek bir genç mesela. Muhakkak başı zamanla önüne eğilmiştir. Ama bunca geniş bir anlama çeşidi var mıdır? Dünyayı anlamak var mıdır? Bununla kastedilen, kişinin kendisini tanıması, çukur ve tepelerini bilmesi olmasın?
Ne için çalışıyoruz? Bizi sabah uyandıran, gündüzlerde meşgul eden, gecelerde kaygılandıran, fotoğrafçıya fotoğraf çektiren, fırıncıya ekmek yaptıran, bir başkasına günlük yazdıran şey nedir? Ne istiyorsunuz? Ben ne istiyorum? Aman Allahım, tüm ömrümü, tek bir insanın hayatını, nasıllığını ve niçinliğini anlamaya adayabilirim. Neden öyle değil de böyle eğiyor başını? Bir insana kırmızıyı sevdiren, onu çiçeklere ve ince şeylere meraklı kılan o öz nedir? Uzun uzun anlatmaktan neden korkarız da şöyle bir işaret eder geçeriz? Birkaç aydır, bütün kuşların ve çiçeklerin adlarını bilme isteği duyuyorum. Önceleri çok lüzumsuz bulduğum bu neviden bilgiler, yani bilmeyiş, epey canımı sıkıyor. Bunu neden istiyorum? İçime bu merakı, üstelik şimdi atan şey nedir? Küçülmek. Sanki biz iddiayı, dışarıdaki dünyayı küçülttükçe içimize doğru büyüyecekmişiz gibi. Sanki. Belki böyle böyle bir gün kendimi tanımaya bile yaklaşabilirim. O zaman kapağı açar, hiç korkmadan içeriye bakarım. “Hmm, anlıyorum” derim (bunu demeyi çok ama çok isterim). “Bunu neden böyle yaptığımı ve bunu neden öyle yapmadığımı anlıyorum. Kapıyı çalacak kadar cesur, fakat içeriye bir adım atamayacak, başımı kaldırıp bakamayacak kadar üzgün, korkak ve utangacım. Bunu şimdi anlıyorum”. Önemsiz olaylar; işte işimiz onlarla.
“Prens, yaşama karşı mistik bir seyir içindesiniz; bu tevekkülle yüz yıllık bir yaşamı bile mutlulukla doldurabilmek mümkündür. Size ister bir idam sahnesi, ister bir parmak ucu gösterilsin, bunların her ikisinden de yaşamı yüceltmeye değer anlamlar bulup çıkarabilir ve kendinizi huzur, hoşnutluk içinde duyumsayabilirsiniz. Böyle yaşamaya ne var!”. Budala.
Büyük şeyler, büyük iddialar, büyük cümleler. İnsanı bunlara sevk eden şey, kendisi ile başa çıkamaması olmasın sakın? Tek bir insanı, mesela kendisini, en kamil bir biçimde anlayan bir insan, yaşamı duymak için başka neyin ilmine ihtiyaç duysun? Kendi önümüzü göremiyor olmaktan ötürü, çok uzak çok büyük ve aşkın şeylerle ilgileniyor olmayalım? Karısı, Tolstoy’un yazarkenki inceliği ile günlük yaşamındaki kabalığı tezatını ifade ederken “yazarken bildiklerini yaşarken bilmiyor” demişti. Büyük Tolstoy. Aziz Tolstoy. Sen de azade değilsin insan olmaktan. “Yaşamayı bilseydim yazar mıydım hiç şiir?” diyen İsmet Bey’den çok önceleri işaret edilmiş, ipince bir hakikat. Küçük şeyler, büyük şeyler.
Mart ikibinonyedi. Gülhaneden Eminönü’ne inen o muhteşem fakat kalın ellerin insafına bırakılmış sokakta bir kestaneci gördüm. Kestaneciler, bir yere yetişme telaşı olmayan, kalabalık bir sokakta görebileceğimiz yaşama en yakın konuşlanmış insanlardır. Mısırcılar da öyle. Yanına vardım. Neyimi tamir ettirmek istiyordum ve yakınlarda bildiği bir tamirci olup olmadığını sordum. “Müsadenle ben bir bakayım” dedi. İşsiz bir müzik öğretmeni. Kestane arabasının üzerindeki alet edevat kutusundan çıkardığı yapıştırıcı ile neyimi bir güzel tamir etti. “Şimdi gitsen senden otuz lira alırlar bunun için. Yazıktır”. Deneme maksatlı üfledi de biraz. Üzgün bir dönemin yine üzgün bir gününde yaşanan hoş bir ayrıntı gibiydi. Selam verip şükranlarımı sunduktan sonra yanından ayrılmaya yeltendim. O da, ocağının üzerine kestaneleri seriyordu. Fakat kestanelerden birini, diğer onlarcasının aksine ters koydu ocağa. Ya da o ters döndü. Bunda ne var? Evet bunda ne var ve bununla benim ruhum arasında neden bir ilişki kurulmak zorunda? Tüm kalbim ve ruhum karardı. Bana ne oluyor. Şubat Mart ve Nisanın, ruhumun felç bırakan buhranı bir atmosfer gibi etrafımdaydı evet; ama burada anlamını hiç bilemediğim başka bir şey var. Her daim kararmaya teşne bulunan ruhum, siyahları çekiverdi. O kestanenin ocakta ters duruşu beni alt üst etti. Anlam veremedim. Unuttuğum yahut hatırlamadığım buhranımın gün yüzüne çıkması ile aynı ana denk gelen basit bir olay mı, başka bir şey mi var? Neyimi sırtlayıp, Eminönü’ne, Galata’ya yürüdüm. Böyle. Koca bir ömrü, sadece bir insanı tanımaya adamak isterdim. Koca bir ömürde yaptığım her şeyin, attığım her adımın, kestanecinin gayrinizami kestane diziminin hemencecik dengemi bozmasının sebeplerini öğrenmek isterdim. Küçük şeyler. Aman Allahım, ne zamandır bu küçük şeyler beni cezbediyor? Bu değişimi gözlemleyebildim mi?
Zamanı yakalamaya en çok küçük şeylerde mi yaklaşıyoruz? Bıyıklı Rus adam, “Mühürlenmiş Zaman” demişti; bana kalırsa aynı hislerden yola çıkarak. Nitekim küçük şeylerin filmini yapıyordu ve çokları onu sıkıcı buldular. Proust’un Kurabiyesi: Muhteremin çaya batırıp yediği, neticede çocukluk anılarına gark olduğu kurabiye. Gerçekten de Kayıp Zamanın İzinde’ye ilham olmuş mudur bu önemsiz an, bu ufak hatırlayış? İnanıyorum ki olmuştur. “Kendilerini çevreleyen bir iç dünya yaratmış olanlar, önemli olaylara aldırmazlar. Onların düşünce sistemini kökten değiştiren şeyler, görünürde kendi başına hiç önemli olmayan, ama onları hayatlarının başka bir dönemine taşıyarak zamanın düzenini altüst eden şeylerdir.” “Yakalanan Zaman”da yakaladığım, muhteremnin kurabiye hatırasından bir iz. Aynı şey. Aylak Adam’da geçen bir pasajı okuyan Oğuz Bey’in, burayı sırtlayarak koca bir eser yazması da aynı şey olsa gerek: “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar…” “…Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”
Görünmezlik hırkam üzerimde, İngiliz toprağında yürüyor, böyle böyle şeyler düşünüyorum. İÜHF birinci sınıf. Bir yaşamın derisinden soyunup bir başka yaşamın derisini giyinirken, içimde olanları ele vermemek, kendi kendime oluşmak için bir “hırka” almıştım. Eşyalara yüklediğimiz misyonlar: Kukuletayı kafama takıyor ve kendimi görünmez olduğuma ikna ediyordum. Bunu bir yerde görüp benimsemiş olmalıyım. Invisible man. Görünmez insanlardan bile daha görünmez. (Wells bu dönemde yaşasaydı, “Anonim Adam” diye bir kitap yazmayı düşünür müydü? Sanırım düşünürdü. Dünyalar Savaşı’nı, zaman makinesi mefhumunu, görünmezlik düşüncesini kitaplaştıran bir yazar bu garip zamanın ruhunu da esgeçmez, kavramlaştırırdı.)Havuzluda o hırkayı başıma geçirince görünmez olduğumu sanırdım. Çok az insan beni tanırdı, ben de çok az insanı tanırdım. O upuzun gariplik, konuşurken elini kolunu nereye koyacağını bilmezlik, muhakkak yalnızlık, yürüyüşler, yürüyüşler.
Rüyamda annemle güzel bir vadide yürüyoruz. Oğlum yine mi üzgünsün yine mi, ama niye? Buna bir cevabım yok tabi ama soruya soru ile karşılık veriyorum. Bazen bir cevabımız olmadığında işin içinden soru sorarak sıyrılırız: Anne ben neden böyleyim? Rüya hali içinde bile “ne var halinde işte herkes gibisin, iyisin, hoşsun” desin diye yalvarıyor ruhum. Annem “bilmiyorum oğlum, bilmiyorum” diyor. Ben de bilmiyorum. Bütün ömrümü, tek bir insanı, diyelim ki kendimi tanımaya vakfedebilirim. Bu gerçekten de böyle mi? Ya yaslanacak bir yer? Bunlar küçük şeyler mi?
***
“ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
bakıp kapatıyorlar
geceye giriyor türküler ve ince şeyler”
/Gülten Akın, “İlkyaz”
***
p.s.: “İçimizde Bir yer”, Ahmet Altan’ın bir deneme kitabının da adı.
*oxford yazıları (16)