“Hiçbir şeyin zorunda değilsin evlat.
İlkin bunu anlamak yakışır sana.
Ne oluk oluk mutlu olmanın
Ne alık alık somurtmanın
Evlat, ne de sevmenin sevilmenin,
Zorunda değilsin” demezdi babam.
Bir ihtimal deseydi bile,
Her cümleyi serlevha yapmazdım ama,
Kahvede, mahalle ve çarşı pazarda,
Cakasını satardım.
“Sevmiyor kardeşlerim, handiyse çaresizim.
Yargınızı, doğrunuzu, kaygınızı,
anlamıyorum hiçbirinizin” der,
Üst geçitte çiçek satanlara,
Laf atardım.
“Hiçbir şey boynunu bükmesin evlat.
Sadece dik durmak yakışır sana.
Ne dünyanın varına minnet eyle,
Ne de onun yokundan filizlenen gam,
Kalbinde yer etmesin” derdi babam
Unuttum.
Şehrini bilmediğim bir yok’tan çok uzakta,
Bir lahza bir yokun düşmek için yadına,
Biri iki yapacak kudreti imdadıma,
Hangi dua çağırır
unuttuğumdan;
Boynumu paltoma gömüp kaçarken,
Şehirden ve övgüden ve sahte vakardan,
Yolumu keser de çiçekçi çingeneler,
Diyecek iki çift laf bulamam.
(Yelkensiz Dergi, 16. Sayı)